Benim bu şarkıyı keşfedişim de protez stajının başladığı vakitlere denk geliyor işte. Yorucu bir klinik günü bitmiş. Zar zor okuldan çıkabilmişim. Hava soğuk, gri bir Ankara günü sona eriyor ağır ağır. Ellerim ceplerimde bu şarkıyı dinliyorum eve yürürken. Bir yandan seviyorum bu yolu, düşünüyorum aynı zamanda. Kafamda binbir türlü soru, acaba işlerim yolunda gidecek mi? Hoca onay verecek mi? Kesimi yetiştirebilecek miyim, hangi hastayı ne zaman çağırsam? Çıkamıyorum içinden, protez de gün gibi üstüme batıyor sanki. Karanlık diye çöküveriyor gözlerime. Günüm güzel geçmiş, işlerim rast gitmişse kafam biraz daha rahat, etrafımı izliyorum. Zaman zaman insanlara bakıyorum yanımdan geçen. Hep merak etmişimdir nasıl hayatları var diye insanların. Tahminlerde bulunuyorum, kesin işten çıkmış şu amca. Evde belki 1 tane çocuk, diğerleri büyüktür çoktan ayrılmışlardır evden, ya üniversite ya evlilik ya askerlik... Yolumun üzerinde bir ilkokul, kimi çocukların elinden annesi-babası tutmuş eve götürüyor. Kimi hala bekliyor, kimi çoktan yolun karşısına geçmiş, belli ki eve kendisi gidecek. Kendi ilkokul yolumu hatırlıyorum, gerçekten çok güzeldi. Ben de zaman zaman okula servisle gidip gelmeyi ya da babamın beni bırakmasını ve çıkışta kapıda beklemesini isterdim ama evimiz okula yakındı. Oldukça yakındı hem de. Babam beni okuldan ya iki ya üç kez almıştır 9 yıllık eğitim hayatım boyunca, o da yağmur yağdı diye. Arada sırada heves etsem de öbür türlüsüne, severdim okula yürümeyi. Sağlı sollu ağaçlıklı, güvenli bir yoldu. Sabahları da öğle vakitleri de benle birlikte bir sürü çocuk olurdu gidip gelirken. Hala seçimlerde orada oy kullanırız ailece. Boydan boya 8.caddeyi katetmeye devam ediyorum. Modernite beni de vurmuş, her şeyin ikinci kalite olanlarının da satıldığı bir markete giriyorum. Sebep yok, bir uğrayayım düşüncesi var biraz. Çalışanlardan biri çok ilgimi çekiyor her seferinde. Yaşı biraz var abinin ama mutsuz olduğu o kadar belli ki. Diğer çalışanlar gibi değil, daha bir mutsuz. Sanki böyle "ben burda olmayı haketmiyorum" der gibi. "Çok daha iyi yerlerde olmalıydım, burası ne ki" der gibi. Her an bir sigara yakıp kaçırdığı fırsatları anlatmaya başlayacakmış gibi. Bu abiyle alakalı bir öykü yazmayı hayal ediyorum. Yazmayı hayal edebiliyorum sadece, öyküyü hayal edemiyorum. Fazla da üstünde duramıyorum. Bir caprisun -hani şu küçükken içtiklerimizden- alıyorum, evde kızlarla yeriz diye de birkaç abur cubur, çıkıyorum. İlerledikçe tıp fakültesinden çıkmış insanlar düşüyor yoluma ellerinde önlüklerle. Yine dalıyorum, internler mi yoksa stajyerler mi? Ben tıp fakültesinde olsaydım nasıl olurdu, kotarabilir miydim acaba? Her neyse diyorum, nasıl olsa tıp fakültesinde değilsin. Olman gereken yerde olman gerekiyormuş demek ki. Çünkü "Olmuş olan olacak olanların en hayırlısıdır." Yavaş yavaş yolum bitiyor. Eve iyice yaklaşıyorum. Akşam olmuş çoktan. Yol bitiyor ama ne düşüncelerim ne de protez stajı bitmiyor. Evet yaklaşık 6 aydır 1 aylık stajı bitirme çabasındayım ama inatla bitmiyor. İnşallah bitince de ne dinlediğimi ve neler hissettiğimi anlattığım bir yazı yazmak nasip olur.
25 Mayıs 2017 Perşembe
Shirin ve Hislerim
Benim bu şarkıyı keşfedişim de protez stajının başladığı vakitlere denk geliyor işte. Yorucu bir klinik günü bitmiş. Zar zor okuldan çıkabilmişim. Hava soğuk, gri bir Ankara günü sona eriyor ağır ağır. Ellerim ceplerimde bu şarkıyı dinliyorum eve yürürken. Bir yandan seviyorum bu yolu, düşünüyorum aynı zamanda. Kafamda binbir türlü soru, acaba işlerim yolunda gidecek mi? Hoca onay verecek mi? Kesimi yetiştirebilecek miyim, hangi hastayı ne zaman çağırsam? Çıkamıyorum içinden, protez de gün gibi üstüme batıyor sanki. Karanlık diye çöküveriyor gözlerime. Günüm güzel geçmiş, işlerim rast gitmişse kafam biraz daha rahat, etrafımı izliyorum. Zaman zaman insanlara bakıyorum yanımdan geçen. Hep merak etmişimdir nasıl hayatları var diye insanların. Tahminlerde bulunuyorum, kesin işten çıkmış şu amca. Evde belki 1 tane çocuk, diğerleri büyüktür çoktan ayrılmışlardır evden, ya üniversite ya evlilik ya askerlik... Yolumun üzerinde bir ilkokul, kimi çocukların elinden annesi-babası tutmuş eve götürüyor. Kimi hala bekliyor, kimi çoktan yolun karşısına geçmiş, belli ki eve kendisi gidecek. Kendi ilkokul yolumu hatırlıyorum, gerçekten çok güzeldi. Ben de zaman zaman okula servisle gidip gelmeyi ya da babamın beni bırakmasını ve çıkışta kapıda beklemesini isterdim ama evimiz okula yakındı. Oldukça yakındı hem de. Babam beni okuldan ya iki ya üç kez almıştır 9 yıllık eğitim hayatım boyunca, o da yağmur yağdı diye. Arada sırada heves etsem de öbür türlüsüne, severdim okula yürümeyi. Sağlı sollu ağaçlıklı, güvenli bir yoldu. Sabahları da öğle vakitleri de benle birlikte bir sürü çocuk olurdu gidip gelirken. Hala seçimlerde orada oy kullanırız ailece. Boydan boya 8.caddeyi katetmeye devam ediyorum. Modernite beni de vurmuş, her şeyin ikinci kalite olanlarının da satıldığı bir markete giriyorum. Sebep yok, bir uğrayayım düşüncesi var biraz. Çalışanlardan biri çok ilgimi çekiyor her seferinde. Yaşı biraz var abinin ama mutsuz olduğu o kadar belli ki. Diğer çalışanlar gibi değil, daha bir mutsuz. Sanki böyle "ben burda olmayı haketmiyorum" der gibi. "Çok daha iyi yerlerde olmalıydım, burası ne ki" der gibi. Her an bir sigara yakıp kaçırdığı fırsatları anlatmaya başlayacakmış gibi. Bu abiyle alakalı bir öykü yazmayı hayal ediyorum. Yazmayı hayal edebiliyorum sadece, öyküyü hayal edemiyorum. Fazla da üstünde duramıyorum. Bir caprisun -hani şu küçükken içtiklerimizden- alıyorum, evde kızlarla yeriz diye de birkaç abur cubur, çıkıyorum. İlerledikçe tıp fakültesinden çıkmış insanlar düşüyor yoluma ellerinde önlüklerle. Yine dalıyorum, internler mi yoksa stajyerler mi? Ben tıp fakültesinde olsaydım nasıl olurdu, kotarabilir miydim acaba? Her neyse diyorum, nasıl olsa tıp fakültesinde değilsin. Olman gereken yerde olman gerekiyormuş demek ki. Çünkü "Olmuş olan olacak olanların en hayırlısıdır." Yavaş yavaş yolum bitiyor. Eve iyice yaklaşıyorum. Akşam olmuş çoktan. Yol bitiyor ama ne düşüncelerim ne de protez stajı bitmiyor. Evet yaklaşık 6 aydır 1 aylık stajı bitirme çabasındayım ama inatla bitmiyor. İnşallah bitince de ne dinlediğimi ve neler hissettiğimi anlattığım bir yazı yazmak nasip olur.
5 Mart 2017 Pazar
GEÇ GELEN ŞÖHRET - ARTHUR SCHNITZLER
Oldukça zor bir soyadını yazdıktan sonra yazıma başlıyorum. Kitabımız Aylak Adam yayınlarından. Almanca aslından çeviren ise Bilgin Ölek.
Arthur Schnitzler
Adı üstünde geç gelen bir şöhretten bahsediyor kitap. Şimdilerde kendi halinde yaşayan, bizimkilerin okey oynadıkları kahvehanelere denk geldiğini tahmin ettiğim kahvehanelerde-birahanelerde kendisi gibi üç beş arkadaşıyla takılan eski bir şair Bay Saxberger. Daha doğrusu herhalde şair diyemeyiz, zamanında bir şiir kitabı yazmış fakat sonrasında el ayak çekmiş edebiyat aleminden. Memuriyete dalmış, şiirsiz bir halde hayatını idame ettirmekteyken bir gün Meier isminde genç bir adam Saxberger'in yanına geliyor ve kendisine 30 yıl önce yazmış olduğu kitabı Gezintiler'i okuduğundan, kitaptan çok etkilendiğinden bahsediyor. Tabi yaşlı şairimiz şaşkın. Üstelik bay Meier yalnızca kendisinin değil bir grup edebiyatla ilgilenen arkadaşının Gezintiler'e bayıldığından söz ediyor. Saxberger uyandırdığı ilginin getirdiği çekicilikle birlikte bu gençlerle vakit geçirmeye başlıyor. Ve hikaye bu şekilde ilerliyor.
Kitabı aldığımda insan psikolojiisine dair bir şeyler anlattığını okumuştum arkasından. Nitekim bir şeyler yayınlayıp yani ki insanlara bir şeyler sunup sonrasında bunları kendisi bile unutan adamın bir anda karşılaştığı ilgi ve bu psikolojiyle olaylara verdiği tepkileri okuyoruz. Bulunduğu grupta ilkin oldukça hürmet gören Saxberger'den bir şey rica ediyor bu minik edebiyat grubu "Coşkunluk", düzenleyecekleri şiir gecesinde okuması için bir şiir yazmasını. Saxberger, yıllar yıllar önce ilham aldığı, düşündüğü ve şiirine yolları açtığı mekanları dolaşıyor; oturuyor saatlerce kafa patlatıyor fakat hayır, gençlere gösterebileceği bir şiir yazamıyor. Sonrasında bunu onlara dürüstçe şiir yazamadım diye açıklamak yerine tembellik ettiğini ve vaktinde şiiri bitiremediğini söylüyor. Belki bu yüzden, yani, kendilerini oldukça farklı bulan ve edebiyatta önemli yere sahip olduklarını düşünen bu grubu bir nevi küçümsemek ve önemsememek manasına gelen "tembellik" detayı yüzünden, belki de "Saxberger'in yeni şiiri"nin gecede yaratacağı ilgiyi kaçırdıkları için bu açıklama sonrasında Saxberger'e karşı tavırlar değişiyor. Bu arada şunu da söylemek istiyorum, okurken çok dikkatimi çekmişti ve gülmüştüm. Coşkunluk grubunun da her edebiyat cemaati gibi sürekli takıldığı bir mekan var elbette. Saxberger yeni yeni onlarla takılmaya başladığı sırada yan masadakilerden için "yeteneksizler" şeklinde konuşulduğunu duyuyor ve neden onlara yeteneksizler dediklerini soruyor. Onlar da kendi masaları dışındaki masalarda oturanlara "yeteneksizler" dediklerini söylüyorlar. Çok tanıdık! Öyle bir edebiyat masasında hiç oturma fırsatım olmadı fakat bizde de vardır diye düşünüyorum. Ve bu aslında grubun dağılışına da bir işaret, kitap bitince anlıyoruz.
Aslında ben olsam ne yapardım sorusunu sıklıkla soruyorsunuz kitapta. Ve ister istemez Saxberger'in samimiyetini sorguluyorsunuz. Niçin o gençlerle takılıyor, konuşulan konulardan hoşnut olduğu için mi, kendisine gösterilen saygıdan mı yoksa sadece içlerinde mutlu olduğu için mi? (Bu esnada sevgili ev arkadaşım G. bana çay getirdi, kendisine buradan sevgiler yolluyorum) Bence ikincisi çünkü kendisi şiir yazamadığında çözüm olarak Gezintiler'den uygun birkaç şiirin okunmasına karar veriyorlar. Fakat tam o gün şiirleri okuyacak olan tiyatro oyuncusu kadın hastalanıyor ve geceye katılamama ihtimali konuşuluyor. Saxberger'in etekleri tutuşuyor tam manasıyla, korkuyor şiirleri okunamayacak diye. Buradan da anlıyoruz ki kendisi için önemli olan aslında gördüğü hürmet bile değil belki de, küçük çaplı şöhretinin artması.
Tiyatro oyuncusu kadın diye bahsettiğimiz şahıs ise geçkince bir tiyatro oyuncusu, grubun hafiften işveli cilveli kadın elemanı gibi sanki. Saxberger bence bu kadının gösterdiği ilgiyle de sınanıyor. Doğrusu gösterdiği tepkinin doğruluğu yanlışlığı üzerinden bir sınanma diyemeyiz buna. Sadece yıllardır yalnız yaşayan bir erkek olarak bu kadının ilgisi de onu şaşırtıyor ve ayakları yere sağlam basan bir tepki veremiyor kadına. Bir anda edebi alanda kendisine gösterilen ilgi, gençler tarafından "üstat" yerine konmak, kazandığı-kazanabileceği şöhret ve bir kadının sevgi dolu bakışları. Hepsi beklenmedik şekilde bir araya geliyor Bay Saxberger için.
Okurken küçük küçük notlar da alıyorum, kendi adıma o esnada sorguladığım şeylerden birisi de Coşkunluk grubundan gördüğü ilgiyi eski kahvehanesindeki arkadaşlarından göremeyen Saxberger'in kendi kendine "Onlardan farklı olduğumu anlamalarını sağlamış mıydım ki?" şeklindeki düşüncesiydi. Artık herkes kendisinin çok farklı olduğunu anlatmaya çalışıyor sanki. Hepimiz, kendimi de katabilirim buna.Ya da genelleme yapmak doğru olmayabilir bilemiyorum. Yine de belki dinlediği şarkılarla, belki okuduğu kitaplarla, dış görünüşüyle, izlediği filmlerle bir şeyler ispat etme çabası popüler olmaya başladı. Ki bu bile bu tavrın artık "sıradanlaştığını" gösteriyor. Halbuki her birimiz kalplerimizle bambaşka birer alemiz. Bunu niçin ispata kalkışıyoruz? Herkesin bizi bilmesine ne gerek var? Herkesten farklı olsak ne yazar ya da. İçimizdeki şöhret tutkusundan ileri geliyor olsa gerek bu hisler.
Dikkatimi çeken bir husus da Saxberger'in Coşkunluk grubuyla takılmaya başladıktan sonra kendinden yeniden umutlanmaya başlamasıydı. Burda şunu düşündüm, Saxberger sanki birileri okusun, ona ilgi göstersin diye yazıyor-yazmak istiyordu. Çünkü edebi manada körelmesini -kendisinden beklenilen şiiri yazamayışı- de şu kahvehanedeki eski ihtiyar arkadaşlarına ve onların yetersiz edebi zevklerine bağlıyordu. Onlarla birlikte takıla takıla sanki uzaklaşmıştı edebiyattan, böyle düşünüyordu. Yazmak illa birileri duysun, okusun, beğensin diye mi? Bence değil, olmamalı. Tamamen içten gelen bir şey olmalı ki yine kalplere ulaşsın. Bu beklentiye girilerek yazıldığında ve beklentiler karşılanmadığında uzaklaşma psikolojisine girdi belki de Saxberger ve ben burada yine onun dürüstlüğünü daha doğrusu samimiyetini sorguluyorum.
Kitaba geri dönecek olursak, Coşkunluk üyeleri zaten pamuk ipliğiyle bağlıymış birbirlerine ki düzenledikleri şiir gecesi sonrasında tepkiler bekledikleri gibi gelmeyince puf diye dağılıveriyorlar. Saxberger de kendi sessiz sakin hayatına geri dönüyor, belki de huzuruna tekrar kavuşuyor. Sonuç olarak bence geç gelen bu küçük şöhreti kaldıramıyor.
Kitapta kendimle en çok özdeşleştirdiğim kişi de Winder'di. Kitaplarda kendimle birilerini benzetmek hep yaptığım bir şey sanırım. Winder'in o saygı dolu hali ve belki de vasıfsız oluşu kendimi ona yakın hissettirdi.
Bir başka kitap yazısında daha görüşmek üzere. Hepimize iyi okumalar! :')
Arthur Schnitzler
Adı üstünde geç gelen bir şöhretten bahsediyor kitap. Şimdilerde kendi halinde yaşayan, bizimkilerin okey oynadıkları kahvehanelere denk geldiğini tahmin ettiğim kahvehanelerde-birahanelerde kendisi gibi üç beş arkadaşıyla takılan eski bir şair Bay Saxberger. Daha doğrusu herhalde şair diyemeyiz, zamanında bir şiir kitabı yazmış fakat sonrasında el ayak çekmiş edebiyat aleminden. Memuriyete dalmış, şiirsiz bir halde hayatını idame ettirmekteyken bir gün Meier isminde genç bir adam Saxberger'in yanına geliyor ve kendisine 30 yıl önce yazmış olduğu kitabı Gezintiler'i okuduğundan, kitaptan çok etkilendiğinden bahsediyor. Tabi yaşlı şairimiz şaşkın. Üstelik bay Meier yalnızca kendisinin değil bir grup edebiyatla ilgilenen arkadaşının Gezintiler'e bayıldığından söz ediyor. Saxberger uyandırdığı ilginin getirdiği çekicilikle birlikte bu gençlerle vakit geçirmeye başlıyor. Ve hikaye bu şekilde ilerliyor.
Kitabı aldığımda insan psikolojiisine dair bir şeyler anlattığını okumuştum arkasından. Nitekim bir şeyler yayınlayıp yani ki insanlara bir şeyler sunup sonrasında bunları kendisi bile unutan adamın bir anda karşılaştığı ilgi ve bu psikolojiyle olaylara verdiği tepkileri okuyoruz. Bulunduğu grupta ilkin oldukça hürmet gören Saxberger'den bir şey rica ediyor bu minik edebiyat grubu "Coşkunluk", düzenleyecekleri şiir gecesinde okuması için bir şiir yazmasını. Saxberger, yıllar yıllar önce ilham aldığı, düşündüğü ve şiirine yolları açtığı mekanları dolaşıyor; oturuyor saatlerce kafa patlatıyor fakat hayır, gençlere gösterebileceği bir şiir yazamıyor. Sonrasında bunu onlara dürüstçe şiir yazamadım diye açıklamak yerine tembellik ettiğini ve vaktinde şiiri bitiremediğini söylüyor. Belki bu yüzden, yani, kendilerini oldukça farklı bulan ve edebiyatta önemli yere sahip olduklarını düşünen bu grubu bir nevi küçümsemek ve önemsememek manasına gelen "tembellik" detayı yüzünden, belki de "Saxberger'in yeni şiiri"nin gecede yaratacağı ilgiyi kaçırdıkları için bu açıklama sonrasında Saxberger'e karşı tavırlar değişiyor. Bu arada şunu da söylemek istiyorum, okurken çok dikkatimi çekmişti ve gülmüştüm. Coşkunluk grubunun da her edebiyat cemaati gibi sürekli takıldığı bir mekan var elbette. Saxberger yeni yeni onlarla takılmaya başladığı sırada yan masadakilerden için "yeteneksizler" şeklinde konuşulduğunu duyuyor ve neden onlara yeteneksizler dediklerini soruyor. Onlar da kendi masaları dışındaki masalarda oturanlara "yeteneksizler" dediklerini söylüyorlar. Çok tanıdık! Öyle bir edebiyat masasında hiç oturma fırsatım olmadı fakat bizde de vardır diye düşünüyorum. Ve bu aslında grubun dağılışına da bir işaret, kitap bitince anlıyoruz.
Aslında ben olsam ne yapardım sorusunu sıklıkla soruyorsunuz kitapta. Ve ister istemez Saxberger'in samimiyetini sorguluyorsunuz. Niçin o gençlerle takılıyor, konuşulan konulardan hoşnut olduğu için mi, kendisine gösterilen saygıdan mı yoksa sadece içlerinde mutlu olduğu için mi? (Bu esnada sevgili ev arkadaşım G. bana çay getirdi, kendisine buradan sevgiler yolluyorum) Bence ikincisi çünkü kendisi şiir yazamadığında çözüm olarak Gezintiler'den uygun birkaç şiirin okunmasına karar veriyorlar. Fakat tam o gün şiirleri okuyacak olan tiyatro oyuncusu kadın hastalanıyor ve geceye katılamama ihtimali konuşuluyor. Saxberger'in etekleri tutuşuyor tam manasıyla, korkuyor şiirleri okunamayacak diye. Buradan da anlıyoruz ki kendisi için önemli olan aslında gördüğü hürmet bile değil belki de, küçük çaplı şöhretinin artması.
Tiyatro oyuncusu kadın diye bahsettiğimiz şahıs ise geçkince bir tiyatro oyuncusu, grubun hafiften işveli cilveli kadın elemanı gibi sanki. Saxberger bence bu kadının gösterdiği ilgiyle de sınanıyor. Doğrusu gösterdiği tepkinin doğruluğu yanlışlığı üzerinden bir sınanma diyemeyiz buna. Sadece yıllardır yalnız yaşayan bir erkek olarak bu kadının ilgisi de onu şaşırtıyor ve ayakları yere sağlam basan bir tepki veremiyor kadına. Bir anda edebi alanda kendisine gösterilen ilgi, gençler tarafından "üstat" yerine konmak, kazandığı-kazanabileceği şöhret ve bir kadının sevgi dolu bakışları. Hepsi beklenmedik şekilde bir araya geliyor Bay Saxberger için.
Okurken küçük küçük notlar da alıyorum, kendi adıma o esnada sorguladığım şeylerden birisi de Coşkunluk grubundan gördüğü ilgiyi eski kahvehanesindeki arkadaşlarından göremeyen Saxberger'in kendi kendine "Onlardan farklı olduğumu anlamalarını sağlamış mıydım ki?" şeklindeki düşüncesiydi. Artık herkes kendisinin çok farklı olduğunu anlatmaya çalışıyor sanki. Hepimiz, kendimi de katabilirim buna.Ya da genelleme yapmak doğru olmayabilir bilemiyorum. Yine de belki dinlediği şarkılarla, belki okuduğu kitaplarla, dış görünüşüyle, izlediği filmlerle bir şeyler ispat etme çabası popüler olmaya başladı. Ki bu bile bu tavrın artık "sıradanlaştığını" gösteriyor. Halbuki her birimiz kalplerimizle bambaşka birer alemiz. Bunu niçin ispata kalkışıyoruz? Herkesin bizi bilmesine ne gerek var? Herkesten farklı olsak ne yazar ya da. İçimizdeki şöhret tutkusundan ileri geliyor olsa gerek bu hisler.
Dikkatimi çeken bir husus da Saxberger'in Coşkunluk grubuyla takılmaya başladıktan sonra kendinden yeniden umutlanmaya başlamasıydı. Burda şunu düşündüm, Saxberger sanki birileri okusun, ona ilgi göstersin diye yazıyor-yazmak istiyordu. Çünkü edebi manada körelmesini -kendisinden beklenilen şiiri yazamayışı- de şu kahvehanedeki eski ihtiyar arkadaşlarına ve onların yetersiz edebi zevklerine bağlıyordu. Onlarla birlikte takıla takıla sanki uzaklaşmıştı edebiyattan, böyle düşünüyordu. Yazmak illa birileri duysun, okusun, beğensin diye mi? Bence değil, olmamalı. Tamamen içten gelen bir şey olmalı ki yine kalplere ulaşsın. Bu beklentiye girilerek yazıldığında ve beklentiler karşılanmadığında uzaklaşma psikolojisine girdi belki de Saxberger ve ben burada yine onun dürüstlüğünü daha doğrusu samimiyetini sorguluyorum.
Kitaba geri dönecek olursak, Coşkunluk üyeleri zaten pamuk ipliğiyle bağlıymış birbirlerine ki düzenledikleri şiir gecesi sonrasında tepkiler bekledikleri gibi gelmeyince puf diye dağılıveriyorlar. Saxberger de kendi sessiz sakin hayatına geri dönüyor, belki de huzuruna tekrar kavuşuyor. Sonuç olarak bence geç gelen bu küçük şöhreti kaldıramıyor.
Kitapta kendimle en çok özdeşleştirdiğim kişi de Winder'di. Kitaplarda kendimle birilerini benzetmek hep yaptığım bir şey sanırım. Winder'in o saygı dolu hali ve belki de vasıfsız oluşu kendimi ona yakın hissettirdi.
Bir başka kitap yazısında daha görüşmek üzere. Hepimize iyi okumalar! :')
Etiketler:
Arthur Schnitzler,
Aylak Adam,
Geç Gelen Şöhret,
Hikaye,
Kişisel,
kitap,
Saxberger,
tahlil,
Wonest
25 Eylül 2016 Pazar
BENİM GÖZÜMDEN
Milletimizin atlattığı kocaman bir badireden bahsetmek istiyorum kendimce. 15 Temmuz'dan.
16 Temmuz'da çok sevgili ablamın nişanı olacaktı ve bu sebeple evimizde normal nüfusumuza ek olarak baya bir kişi daha vardı. Ablam ve nişanlısı da İstanbul'dan yola çıkmışlardı saat 22:00'da ama çok ilerleyememişlerdi tabiki. Hatta bu darbe fikrini ilk o söylemişti bize. Otobüs durumdan ötürü durmak zorunda kalmış bir yerlerde, e haliyle içerde bir sürü insan haber alıyorlar birilerinden. Teyzenin biri de tutmuş askeri darbe oluyor demiş. Ablam da bize telefonda, teyzenin biri böyle böyle diyor diye söylemişti ve gülmüştük... Meğer ağlanacak halimize gülmüşüz. Olayların seyri malum zaten, hanelerden yükselen kocaman şok dalgalarıyla televizyondan olayları takip ettik. Başbakan'ın açıklaması, sonra TRT'den yayınlanan kıytırık darbe bildirisi.. Bildiri okununca bitti diye düşünmüştüm niyeyse. Hep filmlerde, dizilerde izlediğimiz sahneyi yaşıyorduk. Sokağa çıkmak yasaklanmıştı! Şaşkındık, belki de ben şaşkındım en çok. Hayal ettiğimde çok korkunç gelmişti bu durum. O sıradaydı sanırım, bu sefer de Cumhurbaşkanı telefonla bir kanala bağlanmış ve herkesi meydanlara çağırmıştı. Önce şu detayı vereyim, evimizin çok yakınında belediyeden ilanların verildiği bir hoparlör var. Sık sık cenaze ilanları da verilir, çok iyi bir hatırlatıcıdır yani bizim için. Cumhurbaşkanının çağrısından sonra her zamanki gibi hoparlörün açıldığına dair gelen o hışırtı sesi geldi ve yine aynı ses "İlan" diye söze başladı. O anki heyecanımı ve korkumu anlatamam. Zaten bildiri okunurken hissettiğim şeylerin üstüne bu gelince, herhalde sokağa çıkma yasağını bir de buradan duyuracaklar diye düşündüm. Gözlerim doldu. İlanın gerisinin gelmesinden önceki birkaç saniyede o kadar çok şey doluştu ki aklıma. Sabaha nasıl çıkacağız sorusunu sordum kendime, ertesi gün nasıl olacak? Şükür ki o birkaç saniye zamanın göreceliliğiyle benim için yavaş geçse de ilanı duyuran kişinin sesi tekrar duyuldu ve cumhurbaşkanının çağrısı bir de buradan yinelendi. Toparlanıp meydana gittik iki arabayla. Meydanın yarısı çoktan dolmuştu. Evet küçük bir Anadolu şehriydi bizimki ama çok şükür insanlar bu duruma duyarsız kalmamışlardı. Bir yandan ablamlardan haber almaya, bir yandan meydandaki ekrandan olayları takip etmeye çalıştık. Yine kırılma noktalarından biri verilen selalar oldu o gece. Bizim oradaki meydanın hemen karşısında bir cami var. Hepimizin yüzü ekrana dönükken bir anda sela verilmeye başlandı ve hepimiz, herkes yüzünü camiye döndü. Gözlerimiz dolu dolu, tüm meydan selayı dinledik. O sela okunurken hepimizin kalbi birdi. Böyle bir duyguyu ilk o zaman yaşadım sanırım. Tüylerim diken diken olmuştu. Çok çok güzeldi. Aynı anda hem korkuyu hem hüznü hem mutluluğu yaşadım. Çok şükür ki hala bizi bir arada tutan şeyler vardı...
Sabahı meydanda bitirdik. Eve döndüğümüzde olaylar, yaşananlar yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Ankara'da, İstanbul'da birçok insanımız şehit oldu. Allah onlardan razı olsun, yakınlarına sabır versin. Yine de onlar çok güzel insanlardı ki çok güzel bir mertebeye eriştiler. Ne mutlu eşlerine, çocuklarına.. Ve Ömer Halisdemir isimli kahramanla tanışmış olduk. Tanıdığım bir şair, böyle bir insanın kalmış olabileceğine inanmazdım demiş bir paylaşımında. Ben de kesinlikle böyle düşünüyorum. Bilemezdim, hiç tahmin edemezdim böyle bir yiğidin olabileceğini aramızda. Allah ondan bin kere razı olsun. Bu ülkede nice nice Ömer'ler yetişir inşallah. Ve en çok da nasıl bir millet olduğumuzu anlamış oldum. Tanımıyormuşum meğer bizi.
Belki yaşanılanlar ileride çok çok farklı şekillerde ortaya çıkacak ama tankların önüne atlayan, kurşunlara karşı alnı dimdik duran, o köprüyü kimselere yar etmeyen insanları asla unutmayacağım ve eminim ki bir tek ben değil kimse unutmayacak. Milletimiz koskocaman bir destan yazdı o gece. Gerçek manada bir destan. Ve Korkmadı! Ve asla korkmayacağını da bütün dünyaya göstermiş oldu. Allah bizim birliğimizi bozmasın ve böyle günleri tekrar yaşatmasın. Ülkemize, milletimize, birbirimize sıkı sıkı sarılmayı nasip etsin. Bize bunları yaşatanların da yüzlerini güldürmesin.
Belki merak edersiniz, ablamlar normal şartlarda cumartesi sabahı eve ulaşacakları evimize çok şükür sağ salim cumartesi akşamüstü ulaşabildiler. Nişanı da ertesi gün yaptık tabiki. :)
20 Eylül 2016 Salı
ROKA
Bugün kendisinden roka aldığım pazarcı abi bana her şey gönlünce olsun dedi. Çok basit değil mi? Belki sadece 1 dakika filan konuşmuşuzdur. Roka var mı diye sordum, var dedi. Bir tane alayım dedim, iki olsun dedi filan. Sonra ben de bitiremem ama neyse dedim, pazarda hayır demeyi yavaş yavaş öğreneceğim inşallah. Sonra o da bitiremezsen getir ben ekmek arası yapar yerim dedi, güldük. Tamam dedim. O da her şey gönlünce olsun dedi işte. Bu kadar. Komik gelebilir ama daha önce hiçbir pazarcı bana böyle bir şey söylememişti. Ve ben çok mutlu oldum. Sanki gittikçe kaybediyoruz güzel şeyleri. Çok çok çok basit bir şey değil mi bir insana her şey gönlünce olsun demek? Yine de kalplerimiz katılaşmaya başladıkça birisinin gönlünce olan şey bizim gönlümüze değer de bizim istediklerimizi engeller diye mi düşünüyoruz? Bilemiyorum. Velhasıl, rokaları ve pazarcıları sevelim. Bir de birbirimize iyi dileklerde bulunmaktan korkmasak daha güzel olacak sanırım, kendime de bunu telkin ediyorum. Sanmayın ki iyi dilek küpüyüm arkadaşlar, değilim malesef. "Velhasıl"dan sonra konu bitirilirdi ama ben bitiremedim. Neyse. Buraya bir de Tom Odell şarkısı bırakıyorum, içinde Kevin Spacey de var. Bence bakın.
Görüşmek üzere.
Bugün kendisinden roka aldığım pazarcı abi bana her şey gönlünce olsun dedi. Çok basit değil mi? Belki sadece 1 dakika filan konuşmuşuzdur. Roka var mı diye sordum, var dedi. Bir tane alayım dedim, iki olsun dedi filan. Sonra ben de bitiremem ama neyse dedim, pazarda hayır demeyi yavaş yavaş öğreneceğim inşallah. Sonra o da bitiremezsen getir ben ekmek arası yapar yerim dedi, güldük. Tamam dedim. O da her şey gönlünce olsun dedi işte. Bu kadar. Komik gelebilir ama daha önce hiçbir pazarcı bana böyle bir şey söylememişti. Ve ben çok mutlu oldum. Sanki gittikçe kaybediyoruz güzel şeyleri. Çok çok çok basit bir şey değil mi bir insana her şey gönlünce olsun demek? Yine de kalplerimiz katılaşmaya başladıkça birisinin gönlünce olan şey bizim gönlümüze değer de bizim istediklerimizi engeller diye mi düşünüyoruz? Bilemiyorum. Velhasıl, rokaları ve pazarcıları sevelim. Bir de birbirimize iyi dileklerde bulunmaktan korkmasak daha güzel olacak sanırım, kendime de bunu telkin ediyorum. Sanmayın ki iyi dilek küpüyüm arkadaşlar, değilim malesef. "Velhasıl"dan sonra konu bitirilirdi ama ben bitiremedim. Neyse. Buraya bir de Tom Odell şarkısı bırakıyorum, içinde Kevin Spacey de var. Bence bakın.
Görüşmek üzere.
16 Ağustos 2013 Cuma
BABA, THE GODFATHER
Aylar sonra bir blogumuz olduğunu hatırladım. (Sonunda) Az da olsa blogu her gün okuyan birileri var düşüncesiyle kambek yapayım dedim. Geri dönüşüm muhteşem olmayacak ama belki ısınma turu olur bu benim için eheheh. :')
Aslında yazmak istediğim birkaç şey vardı ama dağınık, bir sürü konudan bahsettiğim yazılarımı hiç sevmiyorum, o yüzden sadece bir konuda karar kıldım. Efendim sizlere çoğumuzun öyle ya da böyle haberdar olduğu The Godfather filminin uyarlandığı Baba kitabından bahsedeceğim.
En baştan söyleyim yine, herhangi bir iddiam yok kitap tanıtımı yapmakta. Zaten tam bir tanıtım da olmayacak bu, sevdiğim şeylerle ilgili iz bırakma amacı güdüyorum. :')
Kitabın yazarı Mario Puzo; İtalyan asıllı Amerikalı bir gazeteci. Baba'dan önceki 2 kitabı, The Dark Arena ve Mamma Lucia tutmamış, ses getirmemiş. Yazarımız keyif ehli bir kumarbazmış meğer, Baba'yı da bir punduna getiririm de zengin olurum düşüncesiyle yazmaya başlamış. Başarılı da olmuş, kitap sadece Amerika'da milyonlarca satmış. Daha sonra filme uyarlanmış, Puzo senaryoda da yer almış.
Benim okuduğum Baba, 1973 basım e yayınlarından. Tabii ki dedemden kaçırdım. :D Kitap Balzac'ın ''Her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir.'' sözüyle başlıyor. Olaylar Amerika'ya yerleşmiş olan Sicilyalı Corleone ailesi etrafında dönüyor. Don Corleone'un gençliğinden yetişkinlik çağına, nasıl saygın bir mafya lideri olduğuna tanıklık ediyorsunuz. İşin ilginç yanı hukuksuz işler yapan, yeri geldiğinde adam öldüren, adı üstünde mafya bir aileyi seviyorsunuz, hatta gerçekten erdemli ve dürüst insanlar olduklarını düşünüyorsunuz. Bu bile kitabı efsane yapmaya yetecek bir durum bence. Bir de İtalyanların, aile yapılarının biz Türklere ne kadar çok benzediğini fark edeceksiniz.
Öylesine başladığım bir kitaptı açıkçası, bitireceğimi hiç düşünmemiştim çünkü alışık olduğum ve sevdiğim bir tarz değil. Mafyaymış, silahlarmış, çetelermiş... Sizin de böyle önyargılarınız varsa atın bir köşeye hemen. Baba fazlasıyla sürükleyici bir kitap. Hiçbir yerinde sıkıldığımı hatırlamıyorum. Olayların gelişimi yerli yerinde. Karakterleri kolayca zihninizde canlandırabiliyorsunuz. Belki sonraki adımlar tahmin edilebilir ama işleniş tarzı insana zevk veriyor. Filmini henüz izlemedim ama romanın daha mutlu bir sonla bittiğini okudum, ki film de efsane, eminim o da harikadır ve en yakın zamanda izlemek kısmet olur.
Esen kalın efendim.
Aslında yazmak istediğim birkaç şey vardı ama dağınık, bir sürü konudan bahsettiğim yazılarımı hiç sevmiyorum, o yüzden sadece bir konuda karar kıldım. Efendim sizlere çoğumuzun öyle ya da böyle haberdar olduğu The Godfather filminin uyarlandığı Baba kitabından bahsedeceğim.
En baştan söyleyim yine, herhangi bir iddiam yok kitap tanıtımı yapmakta. Zaten tam bir tanıtım da olmayacak bu, sevdiğim şeylerle ilgili iz bırakma amacı güdüyorum. :')
Kitabın yazarı Mario Puzo; İtalyan asıllı Amerikalı bir gazeteci. Baba'dan önceki 2 kitabı, The Dark Arena ve Mamma Lucia tutmamış, ses getirmemiş. Yazarımız keyif ehli bir kumarbazmış meğer, Baba'yı da bir punduna getiririm de zengin olurum düşüncesiyle yazmaya başlamış. Başarılı da olmuş, kitap sadece Amerika'da milyonlarca satmış. Daha sonra filme uyarlanmış, Puzo senaryoda da yer almış.
Benim okuduğum Baba, 1973 basım e yayınlarından. Tabii ki dedemden kaçırdım. :D Kitap Balzac'ın ''Her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir.'' sözüyle başlıyor. Olaylar Amerika'ya yerleşmiş olan Sicilyalı Corleone ailesi etrafında dönüyor. Don Corleone'un gençliğinden yetişkinlik çağına, nasıl saygın bir mafya lideri olduğuna tanıklık ediyorsunuz. İşin ilginç yanı hukuksuz işler yapan, yeri geldiğinde adam öldüren, adı üstünde mafya bir aileyi seviyorsunuz, hatta gerçekten erdemli ve dürüst insanlar olduklarını düşünüyorsunuz. Bu bile kitabı efsane yapmaya yetecek bir durum bence. Bir de İtalyanların, aile yapılarının biz Türklere ne kadar çok benzediğini fark edeceksiniz.
Öylesine başladığım bir kitaptı açıkçası, bitireceğimi hiç düşünmemiştim çünkü alışık olduğum ve sevdiğim bir tarz değil. Mafyaymış, silahlarmış, çetelermiş... Sizin de böyle önyargılarınız varsa atın bir köşeye hemen. Baba fazlasıyla sürükleyici bir kitap. Hiçbir yerinde sıkıldığımı hatırlamıyorum. Olayların gelişimi yerli yerinde. Karakterleri kolayca zihninizde canlandırabiliyorsunuz. Belki sonraki adımlar tahmin edilebilir ama işleniş tarzı insana zevk veriyor. Filmini henüz izlemedim ama romanın daha mutlu bir sonla bittiğini okudum, ki film de efsane, eminim o da harikadır ve en yakın zamanda izlemek kısmet olur.
Esen kalın efendim.
Etiketler:
baba,
Kişisel,
kitap,
mario puzo,
the godfather
27 Nisan 2013 Cumartesi
BİRAZ DA BEN SAÇMALAYIM
Bir Termos vardı canı sıkılan… Yine uzun zaman olmuş bir
şeyler yazmayalı. Blog ölmüş gitmiş garibim. Azıcık ilgi göstereyim diye açtım
bilgisayarı bakalım neler olacak.
Ben yine hasta oldum be sayın okurum, önemli bir şey değil
tabii ki. Her zamanki öldürmeyen ama süründüren, insanı canından bezdiren soğuk
algınlığı mıdır nezle midir neyse işte o tarz bir şey. Aslında hasta olmasam
öyle güzel vakitler ki, havalar düzelmiş, ufukta henüz sınav görünmüyor (son 10
gün çalışmaya başladığım için böyle tabii) yani her şey çok güzel olabilirdi
ama şu an böyle boğazımda garip bir tat, kokulara karşı bir hassasiyetim artmış
falan. Öf yani. Mutlu değilim lan değilim işte!!
Tamam, çok da kötü değilim de. Hem bize ne bundan da
diyebilirsiniz ama dertliyim ben. Anlatsam mı acaba, yok anlatmayım en iyisi,
iyice saçma bir insan olup çıkarım yoksa diye sürekli iç çatışmalar yaşadığım
bir meselem var.
6 Ocak 2013 Pazar
I GOT A BOY!
Şu sınav haftamda dayanamadım ve üstüme vazife olmasa da bir
klip şeysi yazayım dedim sayın okur. Üstüne vazife olmayan işlere neden
bulaşıyorsun falan demiyorsunuz inşallah? Öyle bir SNSD fanı değilim ama birkaç
gündür sürekli klibi, şarkıyı inceliyor ve eleştiriyordum. Dedim boşa gitmesin
düşüncelerim. :D
İlk olarak pek çok kişi gibi ben de şarkının fazla karışık
olmasından şikâyetçiyim, aynı sebepten 2NE1-I Love You’yu da sevememiştim. Birkaç şarkının mixlenmiş hali gibi. Ha
kendini bir şekilde dinlettiriyor orası ayrı.
29 Kasım 2012 Perşembe
KUROSHITSUJI
Herhangi bir animeyle ilgili bir şeyler yazmak konusunda
fazlasıyla çekingenim ben. Her şeyden önce bu konuda bir iddiam yok; şu anime
çok iyiydi, bunu beğenmedim tarzında yorumlar ve kıyaslamalar yapabilecek seviyede
olduğumu düşünmüyorum. Bunun için önümde uuuuupuzun bir yol var şimdilik. Ama dayanamayıp,
haddim olmayarak bu güzelim anime hakkında yazmak istedim; kendim için. İlerde blogu
açıp baktığımda bana Kuroshitsuji’yi izlerken yaşadığım güzel anları
hatırlatacak bir şeyler olsun diye düşündüm. Velhasıl-ı kelam yazımın konusu
Kuroshitsuji efendim, içerikteki yetersizlikler için de çoktan özrümü diledim.
Hikâye 1800’lü yılların İngiltere’sinde geçiyor. Kraliçenin hizmetkârlığını
üstlenen soylu bir aile; Phantomhive. Ailemizin malikânesinde bir yangın
çıkıyor ve anne-baba Phantomhive ölüyorlar, geriye tek çocukları olan Ciel
kalıyor. O da bir süre ortadan kaybolduktan sonra yanında bir uşakla malikaneye
geri dönüyor.
16 Kasım 2012 Cuma
YESUNG AŞKINA
Super Junior’ın ana vokali, Kore’nin en iyi vokallerinden
biri, sessiz, ağırbaşlı ve şarkı söylerken gerçekten karizmatik bir adam. Elbette
dışarıdan görünen bu ya da onu çok fazla tanımayan birinin düşünecekleri şeyler
bunlar. Ama biz, ELF, onun gerçek yüzünü biliyoruz ve ben bu adama olan sevgimi
anlatacak kelime bulamıyorum.
İlk Super Junior dinlemeye ve tanımaya başladığımda ‘ya bu
çocuğun sesi hiç güzel değil, neden ana vokal yapmışlar ki’ diye düşünmüştüm,
sanırım bu akılsızlığım yüzünden lanetlendim, şimdi dinlemekten en çok zevk
aldığım varlık O. Beni bilen bilir, (kim bilir gerçekten bilmiyorum :D) Gamer’ım
diye dolanırım ortalarda, ergen fangirl hallerimde en delicesine kıskandığım
insan Kyuhyun’dur ama Yesung’ın yeri apayrı; ailemden biri gibi, neredeyse öz
abim gibi seviyorum bu koca bebeği.
21 Ekim 2012 Pazar
VE TATİL!
17 saatlik aktarmalı otobüs yolculuğumdan sonra evime varabildim
ve kısacık tatilime Wonest'in isteği üzerine indirdiğim bir güzel filmciği
izleyerek hızlı bir şekilde başladım. Jane Austen’ın aynı isimli kitabının
uyarlaması olan Persuasion, sanırım Türkçeye İkinci Şans olarak çevrilmiş
filmin ismi. Büyük bir Pride and Prejudice hayranı olarak o tadı bulabildiğimi
söyleyemeyeceğim. Kitabı okuyan Wonest de filmin pek çok konuda eksik kaldığını
söylüyor, doğrudur efendim.
Kızımız Anne; pek güzel olmasa da zeki, ağırbaşlı ve ailenin
tek mantıklı üyesi, soylu bir ailenin kızı ve bu yüzden çok sevdiği yakışıklı
ama çulsuz denizci (en başta rütbesi neydi hatırlamıyorum, sonradan yüzbaşı
oluyordu) Wentworth’u ailesinin ve pek değer verdiği dostu Lady Russell’in
sözleriyle bırakıyor.
7 Ekim 2012 Pazar
I LOVE ITALY, I LOVE KIBUM!
I LOVE ITALY/LEE TAE RI
I Love Lee Tae Ri hafif fantastik, romantik ve her Kore
dizisinde olduğu gibi yer yer dramatik seyrediyor. Konusundan kısaca bahsedecek
olursam; Geum Eun Dong 14 yaşında sevimli ve büyüyünce afet olup çok canlar
yakacağı belli olan bir ortaokul öğrencisi. Kendisinden 7 yaş büyük, aynı
zamanda da bir idol grubun lideri olan klasik-sevimli-güzel bir hatunla
nişanlı. Ama bir gün nişanlısının başka bir adamla sevgili olduğunu görüyor ve
ergen dünyası başına yıkılıyor, ‘’Aşkımı korumak istiyorum.’’gibisinden dilek
diliyor. Nasıl oluyorsa (Bu olaydan spoilerlı kısımda bahsedeceğim. :D) bir
anda büyüyor ve süper-hiper yakışıklı, karizmatik, aynı zamanda şapşal ötesi
bir delikanlı oluyor. 20’li yaşlarının sonundaki babadan zengin soğuk hatunumuz
Lee Tae Ri’yle tanışınca da olaylar gelişiyor, bize de keyifle izlemek düşüyor
sayın okuyucum.
Oyuncularla ilgili ilk olarak söylemek, hatta haykırmak
istiyorum; Park Ye Jin! Kızım bi git Allah aşkına. Şu dizide sana katlanıyorsam
sebebi Kibum’un sempatikliği değil de nedir yani. Tamam, zaman zaman gözüme azıcık
hoş gözüktüğün olmadı değil ama yine de ısınamadım sana. Bizimla değilsın!
30 Eylül 2012 Pazar
TERMOS'UN TAKIŞIKLARI
İlk komite savaşımı hafif yaralarla atlatmış ve az buçuk
rahata ermişken ‘’Hiç ilgilenmiyoruz blogla ya, kimseler de okumuyor zaten,
biraz ilgilensen belki iyi olur fışışışışış...’’ diye düşündüm her zamanki gibi
ve bu aralar severek dinleme olayından çıkarıp takıntı haline getirdiğim
gözbebeklerim, güzelim şarkılarımdan bahsetmek istedim sayın okurlarım. Biliyorum
bu konuda yalnız değilim, bir şarkıya taktığı zaman gece-gündüz,
yatarken-kalkarken, saatlerce ara vermeden dinlediğiniz oluyor sizlerin de. İşte
benimkiler de bunlar anacım.
U-KISS-Time To Go
İlk gözbebeğim, bu muhteşem şarkı şu günlerde comeback yapan
bahtsız ve yetenekli çocuklarımdan geliyor efendim. Şarkı hakkında yorum
yapmaya pek ihtiyaç duymuyorum, -hiç dinlemediyseniz- dinleyince anlayacaksınız
zaten neden taktığımı.
Etiketler:
BoA,
Busker Busker,
K-pop,
Nell,
Orange Caramel,
Super Junior,
Termostatara,
UKISS
12 Eylül 2012 Çarşamba
SASAENG FANLARIMI TAKİP ETTİM!
Efendim, bu başlık ne böyle diyebilirsiniz. Ama bu röportajda en çok ilgimi çeken ve güldüğüm kısım oldu başlıkta bahsi geçen olay. Bir an Leeteuk hiç susmayacak sandım, yeri geldi ne demek istediğini anlamadım ve daldan dala atladığını düşündüm ama alışkınız biz Leeteuk'ın bu hallerine. Her neyse, keyifli okumalar. *çevirideki hatalardan hiçbir şekilde blogumuz sorumlu tutulamaz* *şaka tabii ki, hatalıysam 054xxxxxxxx*
120823 Harper’s Bazaar Magazine– Leeteuk
Q1) 6.albüm Sexy, Free and Single çıktığında bir numara oldu ve sen twitterdan, ‘’ Bu hayatımın ilk yarısının son hediyesine benziyor.’’yazdın. Bu yılın 2.yarısındaki askerlik planın yüzünden miydi?
28 Temmuz 2012 Cumartesi
UKISS RÖPORTAJLARI-3
UKISS röportajlarının son partını da yayınlayıp bitiriyorum sayın okurum. Çevirilerin sıralamasında hata yaptığımı, ilk yayınlamam gerekeni en sona bıraktığımı da itiraf edeyim. Çünkü bu son 2 röportaj biraz daha grubu tanımaya yardımcı olacak tarzda. Eğer hala UKISS’i tanımıyorsanız onlara bir şans verin ve röportajlara göz atın, pişman olmayacaksınız. ^^
【Soohyun】
★Ben 11 Mart doğumlu bir balık burcuyum.
★ Kan grubum A, parlak bir kişiliğim var.
★ İyi yönüm sosyal biriyim, kötü bir yanım yok. ( Havalar havalar. :D )
★Lakabım lider ve her şeyden öte şarkı söylemede iyiyim.
★Favori dersim beden eğitimi. ( Hangimizin değil ki? :D ) Matematikten nefret ederim.
★Hobim futbol ve şimdi modanın içindeyim.
★Çekiciliğim güldüğüm zaman gözlerim.
★ Kendimi bir hayvanla eşleştirecek olursam aslana benziyorum sanırım.
★ İdeal tipim hoş biri ve bu bir ünlü olursa um?...
24 Temmuz 2012 Salı
MİNİK KYUHYUN'UN RADIO STAR MACERASI
Yeni bir röportajla daha karşınızdayım sayın okurlar, ama bu sefer ki UKISS değil; bana Kore’yi ve Kpop’ı sevdiren grup SJ’ın en sevdiğim üyesi Kyuhyun’un Radio Star röportajı. Yetersiz İngilizcemle nasıl zorlandım anlatamam bunu çevirirken. Neyse, haydi size iyi okumalar. ^_^
120712 Interview with 10asia: Kyuhyun
’’Kötü bir yorumun iltifata dönüştüğünü gördüğümde mutlu oluyorum.’’
Q: Kimse senin Radio Star’a katılmanı beklemiyordu, nasıl oldu bu?
A: Aslında şirket benim eğlence programlarına katılmama izin vermeyi düşünmüyordu. MBC’nin SJ’s Foresight’da MC’ydim ama bu işi iyi yapan bir sürü üyemiz var. Ama geçen yıl Immortal Song’dayken, 2009’da Intimate Note çekimlerinde beni çok sevdiğini söyleyen Kim Gura’yla konuştum. Onun bu söylediklerini duymak inanılmazdı; ‘’ O zamandan sonra böyle bir şeylerin olacağını biliyordum.’’
Q: Kim Gura tarafından fark edilmiş olmak kolay olmamalı.
A: Kesinlikle! O zamanlar çok fazla düşünmedim çünkü hyungun çok iyi bir hafızası vardı, beni Radio Star’a önerdi. Fakat Radio Star’da, eğlence programlarına çok katılmadığım için benim kim olduğumu bile bilmiyorlardı. Golden Fishery’deki bir problem ve Heechul’ün askerliğiyle Jongshin hyung da beni önerdi hatta şirketi arayıp benimle çalışıp çalışamayacağını sordu. Şirkette bile neden Kyuhyun diye merak ettiler ama ben bu işi istediğimi söyledim.
Q: Bir çaylak olarak tehlikeli bir orman olan Radio Star’a atlamaktan korkmadın mı?
A: Uzun süredir program yapan Eunhyuk’un söyledikleri yüzünden; ‘’ Ön planda olmamana rağmen iyi yükseldin.’’ (laugh) Bunu ben de biliyorum fakat debutumun üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen fanlarım beni biliyorlar, bazıları da beni iyi şarkı söyleyen ve müzikallerde rol alan çocuk olarak tanıyorlar ama insanların çoğu beni tam olarak tanımıyor. Bu yüzden eğlence programlarını denemek istedim.
Q: İlk kaydını geçici damgasıyla yaptığın için baskı ve istek arasında kalmış olmalısın.
A: Variety showlar diğerlerini güldürmek demek, bu yüzden bu benim için farklı bir baskıydı. İlk kaydımdan önceki gece uyuyamadım. İlk kayıt sırasında gerçekten endişeliydim ve kayıt bittikten sonra tekrar yaşadığımı hissettim. Tüm hafta boyunca bunun hakkında endişeli ve kayıttan önceki gün tekrar gergin oluyordum. Ayrıca ben utangaç bir yapısı olan A kan grubundanım, bu yüzden herkesin fikrini aldım. Toplam 10 görüş varsa bunların 9.5’i olumsuz, 0.5’i ise umursamazcaydı. (laugh)
Q: Knee Drop Guru’nun iptalinden sonra Radio Star’ın uzaması da büyük bir baskı olmuştur senin için.
A: Bir şansızlık ama aynı zamanda da iyi oldu. Radio Star 2,3 hatta 4 haftada bir çekiliyordu fakat şimdi biz her hafta çekmek zorundayız, böylece daha hızlı öğrenebiliyorum. Bu kısa zaman diliminde pek çok olumsuz eleştiri duydum fakat onlara teşekkür ediyorum, bu yüzden daha hızlı büyüyebildim.
Q: Bunu nasıl hallettin?
A: Bazı üyelere bu konuda danıştım. Leeteuk bana konular gibi olmamı söyledi fakat ben onun önerisini dinlememeye karar verdim. Ve Eunhyuk variety showları izleyerek trendleri öğrenmemi söyledi. Radio Star’ı 1.bölümden itibaren izlemeye karar verdim. Ama en başından beri Radio Star bir karmaşaydı. (laugh) Zaman geçtikçe MC hyungların özelliklerini öğrendim. Orada değildim ama o durumda olsaydım yapacağım yorumların aynılarının yapıldığını gördüm.
Q: Sen Radio Star’a başladıktan sonra Kim Gura ayrılınca neler hissettin?
A: Doğrusu, Gura hyung Radio Star’ın merkezi, bu yüzden daha ben yeni başlamışken programın iptal edileceğini düşündüm. Haberler diğer hyungların da ayrılacağını söylüyordu. Sonunda biz dördümüz devam ettirdik fakat bu zordu. Gura hyungun rolü sadece bitter remark değil ( sert yorum, sivri dil tarzı bir şey olsa gerek), o bir ünlüler ansiklopedisi. Fakat iyi yanı, konuklar Radio Star’a geldiklerinde sert yorumlar duymayı bekliyorlar bu yüzden bizim hareketlerimizi daha kolay kabul ediyorlar. Biz hala devam ediyoruz ama ben hala endişeliyim. Bu günlerde ‘’ Radia Star sona erecek dedikoduları’’ veya ‘’ Kyuhyun ayrılacak.’’ Başlıklı yazılar gördüğümde geriye bakıyorum ve gelecek hafta bunu yapmasam mı diye düşünüyorum. Ama eğer bu işi iyi yaptığımı duyarsam devam edeceğim.
Q: Son günlerde şeytan kanatların var ve sivri dillisin. Sanırım bir idol ve yeni bir MC olmana rağmen Gura’nın yerini almış olman bu yüzden.
A: Gookjin hyung hep kısa kesecek biri, Jongshin hyung da sert şeyler söyler ama daha şakacıdır. Seyoon hyung ise diğerlerine sert şeyler söyleyecek biri değildir. Ama ben bunu Gura hyungdan almış olmalıyım. Başlangıçta parlak bir gülümsemeyle olumsuz bir karakter oluşturmaya çalışıyordum. Sonra çalışanlar bana bir Gura oyuncağı verdiler ve Gura’nın öğrencisi olmamı söylediler. Radio Star’ın MClerinin rolü sadece konukları eleştirmek değil, aynı zamanda izleyicilerin sormak isteyecekleri soruları da sormak. Bunu zor bulan pek çok insan olduğu gibi iyi olduğunu düşünenler de var.
Q: Radio Star’dan önce de Super Junior’da da sert eleştirilerinle birlikte parlak bir karakter olarak biliniyordun.
A: Sıklıkla TV’de görünen biri değilim, bu yüzden bazıları bunu biliyor ama muhtemelen pek çoğu bilmiyor. Gruptayken gerçekten de yaramazım, genelde diğer üyeleri eğlendirirm ama onlara Radia Star’daki gibi davranmıyorum, sadece yeteri kadar.
Q: Grupla konuşurken veya birlikte takılırkenki atmosferle Radio Star’ın atmosferi aynı değil mi?
A: Bazen… ama bizim üyeler o kadar da kötü değil. ( Kyu bunun üzerine programdan atılmadıysa iyi valla. :D)
Q: Eğer kendini bu acımasız yorum konusunda bir sıralamaya koyacak olsan 1.sırada mı olurdun?
A: Ah, hayır… o çok bilinmiyor olsa da; Yesung gerçekten daha beter. Diğer üyelerle şakacı bir şekilde uğraşmak onda bir alışkanlık haline geldi. ( Hiç şaşırmadım nedense. -__- )
Q: Super Junior eğlence programlarında oldukça iyi ama senin daha çıtkırıldım, düzgün bir ballad şarkıcısı imajın var. Bu idol imajını düşündüğünde bu tarz şeyler söylerken tereddüt etmedin mi?
A: TV showlarında çok görünmeyişimin nedeninin bu konuda iyi olan başka üyelerin olması olduğunu düşünüyordum çünkü benim gizemli bir imajım vardı. Bu yüzden Radio Star’ın başlangıcında eğer bu tarz şeyler söylersem benim için sorun olur mu diye tereddüt ettim. Ama dinleyicilerin sıradan bir idol değil de şakacı bir MC istediğini de biliyordum, bu yüzden dürüst olmayı denedim. Pek çok kez bazı bölümlerin tekrar düzenlenmesini istemeyi düşündüm ama bunu hiç yapmadım. Radio Star’ın iptal edileceği dedikoduları çıktığında imajım konusunda endişelenmem gerektiğini düşünmedim. Eşsiz Radio Star’ın sıradan bir talk show haline gelmesini istemiyordum.
Q: Utangaç A tipi için daha önce hiç tanımadığı insanlara belli sorular sormak zor olmalı.
A: Doğrusu internet yorumlarıyla baş edebilirim ama konukların tepkileriyle başa çıkmak benim için zor. Gura Hyung bunu yaptığında sorun olmuyor çünkü zaten böyle bir imajı var ve herkes onun tarzını biliyor. Ama, ben yaptığımda, konuklar, ‘’ Bu genç çocuk neden bana bu tarz şeyler söylüyor?’’diye düşünebilir. Özellikle daha önce tanışmadığım veya benden büyük olan konuklarda belli şeyleri söylemediğim zamanlar oluyor. Yaşım yüzümden söylememem gereken şeyler olduğundan kendimi kontrol etmeye çalışıyorum.
Q: Kim Sook onun bekleme odasına gittiğini ve pek çok kez merhaba dediğini söylediğinde…
A: En önemli şeyin insanları selamlamak olduğunu düşünüyorum. ( ee, Leeteuk iyi eğitmiş maknaeyi. :D ) Bu yüzden konuklara kayıttan önce selam vermeye karar verdim. Herkesi ziyaret ettim ama yakın zamanda gelen kaba yorumlar için özür diler olduğumdan değil, kayıtın gerçekten iyi gitmesini umduğumdan.
Q: Yoon Seyoon’la 4., 5.anlaşmayı yaptığında daha fazla üne sahip oldun sanırım.
A: Seyoon iyi yapamıyorken ben de hala iyi yürütemiyordum. Ama birlikte çalıştığımzda, her nasılsa çok eğlenceli oluyordu. Daha sonra Seyoon benim yaptıklarıma tepki vermeye başladı, ben de onun yaptıklarına. Bu yüzden en sonunda bir anlaşma yaptık. Ben Kookjin, Jongshin ve Gura arasında yer almadım. Ama Seyoon’layken daha uyumluydum. Gerçekten minnettarım. ( Bu kısmı nasıl çevirsem-uydursam bilemedim sayın okuyucum, idare edersiniz artık. ^____^ )
Q: Radio Star’ın yanında Immortal Song2’de de yer alıyordun.
A: Immortal Song başladığından beri bu programa katılmak istiyordum ama o sıralarda Taiwan’da olduğumuz için daha sonra katıldım. Gerçekten farklı bir şeyler göstermek istiyordum fakat programın şartları nedeniyle ilk 3 hafta istediğim gibi olmadı, 4.hafta Pretend Party’nin rock versiyonunu denedim ve şansım varmış ki 1.oldum ve ballad söyleme şansına sahip oldum. Çünkü daha önceki performanslar böyle iyi değildi. İnsanların, ‘’ Super Junior’un ana vokalinin yapabileceği sadece bu.’’diye düşünmelerini istemedim, bu yüzden Study of Memories için çok sıkı çalıştım. ( Boş ver be Kyu, seni bilen biliyor yavrum. *-* )
Q: Aynı zamanda müzikalde de rol aldın. Yeni şeyler denemek zor muydu?
A: İlk başta Radio Star’a başladığımdaki gibi ağır eleştiriler aldım. Bu yüzden pek çok gözlem yaptım ve diğerleriyle tartıştım. Bu ağır eleştirileri birer gelişim aracı olarak düşündüm ve problemlerimi çözmek için çok çalıştım. Belli şeyleri hallettiğimde gözlem yaptığımı ve şaşırttığımı söyleyen bir yorum gördüm. Daha sonra da o kötü yorumların iltifatlara dönüştüğünü gördüm ve mutlu oldum.
Q: ‘’Catch me if you can’’de Frank karakterinin 5 ayrı rolü vardı. Sen kendi versiyonun için herhangi bir şey yaptın mı?
A: En büyük Sunbae Um Kijoon mükemmel bir Frank rolü sergiledi. Ama benim oyunculuk yeteneğim böyle iyi olmadığı için sadece yalan söylüyormuş gibi yaptım. Tehlikeli, hilekar bir oyuncu gibi değil, toplumun yarattığı bir yalancı gibi.
Q: Her yıl sırt çantanla seyahate çıkıyorsun. Geçen yıl İspanya’ya gittin. Sanki bir dünya yıldızı gibi değil de seyahat eden sıradan bir öğrenci gibi görünüyordun.
A: Deniz aşırı yerlere yüzlerce kez gittim, belki 3 kez turla gezmişimdir. Otelleri gayet iyi biliyorum, onları sınıflandırabilirim bile. Yılda bir kez uzun bir tatilim oluyor. 1 haftadan 10 güne, hatta 2 haftaya. Tamam, hiç 2 hafta olmadı. Tabii ki böyle zamanlar oluyor, 2 ya da 3 gün bir programım olmuyor ama 1 haftalık bir ara gerçekten özel olduğundan tatile çıkıyorum. Japonya’ya, İtalya’ya ve İspanya’ya gittim. İtalya’ya ve İspanya’ya şarapları için gittim, şarabı gerçekten seviyorum. ( Bizim Nevşehir’de de çok hoş şaraplar var aslında. >__> ) Seyahatimi bir sürü ayrıntıyla planlamayı da seviyorum, bu yüzden kitaplar okuyorum, seyahatin parasını hesaplıyorum, ne yemeliyim… her şeye karar veriyorum. İlk gün bittikten sonra tam olarak neler yaptım ve ne kadar para harcadım, bunları kaydediyorum. Sonra, biraz şarap içiyorum ve pencereden dışarıyı izliyorum. Basit görünebilir ama ben bir filmin parçasıymış gibi hissediyorum.
Q: Lee Sooman da kendi şarap işiyle uğraşıyor. Onunla çok sık konuşuyor musun?
A: Bana açılmamış şarap bile getirdi. Ona çok susadığımı söyledim, o ise, ‘’ Gerçekten mi? Bu ikisini karıştırdım. O zaman birisini dene.’’dedi. Sonra ben bir tanesini daha çok sevdiğimi söyledim ve o da benim seçtiğimin daha ucuz olanı olduğunu söyledi. ( Yine bol uydurmasyonlu bir bölüm, meşhur Lee Sooman amcayla Kyu’nun konuşmasını böyle canlandırın gözünüzde, bence hiç fena olmadı. :D )
Q: İdollerin yoğun programlarına göre daha özgür ve hobiye sahipmiş gibi görünüyorsun.
A: Çalışırken her şeye odaklanabilen biri değilim. İhtiyaç duyduğum şeyleri yaparım, bu yüzden meşgul olsam da arkadaşlarımla görüşürüm. Radio Star’da başarılı olamadığım zaman bir hafta sonrası için hazırlanmayı deniyorum, ama bu hiçbir zaman işe yaramadı. Önceden hazırlanmadığımda, öylece bir şeyler söylediğimde daha iyi oluyor. Bu yüzden fazla baskı hissetmeden çalışmayı deniyorum.
Q: Pek çok farklı şey deniyorsun. Nasıl bir sanatçı olmak istiyorsun?
A: Ben sadece bana yapmam için şans verilen işlerde mükemmele yakın olmak istiyorum. SJ’a 6 ay sonra katıldığımdaki veya ilk müzikalim ve programımdaki ilk tepkileri görmek gerçekten ilginç; değişim.
Q: Son olarak, sana Radio Star tarzıyla soracağım. 2003 Byrgonu Vintage Wine senin için ne? ( Kyu’nun Intimate Note’daki mektuplarında herkese birlikte içmeyi teklif ettiği şarap lol. :D )
A: Hala denemedim ama şimdi içebilirim, ya da içimi biraz daha iyi yaptıktan sonra da içebilirim.
Q: Dans bölümleri senin için ne?
A: Sıkı çalışmanın işe yarayacağının kanıtı. 2006’da U ile başladım, ballad partlar şarkının nakaratında kullanılıyor, bu yüzden hep arka plandaydım. Ama geride olduğum için tembelleşmek istemedim ve koreografiye çok iyi çalıştım. Sorry Sorry zamanlarında, Nick Bass iyi olduğumu söyledi ve Bonamana zamanında Davin Jameson beni dans partına ekledi. Bu gerçekten! sabrım için çok hoş bir hediyeydi. 6.albümde bir dans partı yok ama ben gruptaki 4.en iyi dansçıyım. Shindong bana 3.lüğü vermişti ama Donghae tarafından değiştirildi. Her neyse, ben kabul edilmiştim.
Q: Radio Star senin için ne?
A: Programın sonuna gelmiş gibi hissediyorum. Radio Star! 6 yılın sonunda kendimi izleyicilere tanıtabildiğim program, gerçekten minnettarım. Bir variety show çaylağından; sonunda kendimi yenileyebildim ve yakınlarda yeni variety show starı oldum!
***********
İdollerin kendini halka benimsetebilmesi ne kadar zor bir kez daha anladım. Maalesef herkes onların sıradan piyasa şarkıları söyleyen, basit ve yeteneksiz insanlar olduğunu düşünüyor, kendilerini gösterebilmek için işten işe koşturuyorlar. Bu röportajdan çıkardığımız ders de bu olsun; İdol olmak zor anacım.
Etiketler:
K-pop,
kyuhyun,
röportaj,
Super Junior,
Termostatara
22 Temmuz 2012 Pazar
UKISS RÖPORTAJLARI-2
Fark ettim ki bulduğum röportajların çoğu Japonya'dan, bu da UKISS'in Kore'de nasıl görmezden gelindiğinin acı kanıtlarından biri. Her neyse, çeviri hatalarım için özür dilememe gerek var mı bilmiyorum, hatasız kul olmaz sonuçta. :D Ve uzatmadan sizleri bir röportajla daha başbaşa bırakıyorum, keyifli okumalar.
U-KISS Oricon Special Interview, 12.03.03
――Çıkışınızı yapalı 2 ay oldu, Japonya’ya adapte olabildiniz mi?
Everyone:Tam olarak değil!
Hoon: Çok meşgul olduğumuzdan buna vakit bulamıyoruz.
Soohyun: Fakat ben Don Quijote’ye gittim. Orda pek çok ilginç şey var.
Kevin: Mağazaların 24 saat açık olması çok iyi, sıklıkla yiyecek alıyorum.
Hoon: Ev eşyaları da var ayrıca, yastık ve askı gibi şeyler. ( lol )
Soohyun: Ve tekerlekler. (?) Sadece dalga geçiyorum herkesin eğlenmesi için.
―― Ama fanların sizi görmesi kötü bir şey değil mi?
Hoon: Hayır, henüz bizi bulamadılar.
――――Peki, bu bahar hangi tarzı denemek istiyorsunuz?
Hoon: Belimden yukarısı çıplak olacak, kaslarımı göstereceğim. ( Dayak istiyorsun galiba Hoon. >__<)
――Eeh?
Hoon: Şakaydı. (laugh) Baharda sıcak olmak istiyoruz, yazın ise havalı. Siyah ve beyaz renkler birlikte karizmatik. Ben ayrıca fazla süslü dizayn edilmiş gümüş aksesuarlar da denemek istiyorum.
Kiseop: Monoton olmayı her zaman seviyorum. Basit bir hava veren jeanler ve beyaz bir shirt ve ceket giymek istiyorum.
Kevin: Ben de Kiseop gibi tshirtler ve jeanler giymeyi seviyorum. Bahar olduğundan hoş mavi bir shirt ve fötr bir şapka veya sevimli hasır bir şapka takmak istiyorum.
Soohyun: Ben de şapkanın baharda kullanılacak parçalardan olduğunu düşünüyorum. Trench coat ve dar bir jeanle birleştirirseniz oldukça havalı olacaktır.
Eli: Jean ve tshirt gibi basit kıyafetleri seviyorum, bunları havalı bir kemer ve aksesuarlarla da tamamlayabilirsiniz. Bu aralar gümüş metal bir saat istiyorum.
AJ: Ben bir One Piece bağımlısıyım, bu yüzden Luffy gibi giyinmek istiyorum. Tüm yaz için, mavi tonlarında dar ve uzun tshirtler, kısa pantolonlar ve çorapsız giyilmiş ayakkabılar. Havalı bir görünüş için de hasır bir şapka takmak istiyorum. ( Az daha uzatsalarmış bir Hakan ya da İvana moduna girecektim vallahi. )
―― Yeni şarkınız Forbidden Love, şarkıyla ilgili ilk izleniminiz neydi?
Soohyun: Güçlü ve seksi bir imajı olduğunu düşündüm. Dans ve yüz ifadeleri de seksi bir imaj sağlıyorlar.
Eli: Nakarattaki vücudunuzu salladığınız kısım gerçekten özel bir dans.
Kiseop: Bu seksi dansı ilk yaptığımda utanmıştım.
Dongho: Hızlı ritmler ve dans yüzünden oldukça eğlenceliydi. Sözler bir sürü nüans ve canlı kısım içeriyor, siz de biliyorsunuz, böylece anlam daha ilginç hale gelmiyor mu?
―― Forbidden Love’ın sözlerinin şok edici bir içeriği var. Siz böyle bir aşkı arzu eder miydiniz?
Soohyun: Havalı bir şarkı ama aslında, bu tarz aşklar popüler olduğundan sorun yok.
Hoon: Fakat burada ilginç bir şeyler yok mu… bir heyecan?
Eli: Hayır, ilk başta aşk heyecan vericidir fakat zaman geçtikçe acı verici olur. Hepsinden öte normal aşk en iyisi. ( İlişki uzmanı Eli. )
―― Üyeler içinden kim aşık olmak için tehlikeli?
Hoon: Bence Kevin.
AJ: Bence de.
Hoon: Çünkü o gerçekten çok iyi kalpli, tüm kızlar ondan hoşlanır.
Kevin: Sanırım öyle. Ama eğer kötü bir kız olursa bu iyi olmaz. (laughs)
Hoon: Soohyun da tehlikeli çünkü o güçlü bir adam. Güçlü sevgisini tehlikeli bir şekilde ortaya çıkaracaktır.
Soohyun: Utanç verici! Böyle bir şey yapmam.
―― Yeni şarkı ilk albümünüzle aynı anda çıktı. İçerikte neler var?
Soohyun: Bu sefer temamız pek çok farklı müzikten oluşuyor. Debut şarkımız Tick Tack ve şimdi Forbidden Love bizim güçlü ve seksi yanımızı gösterirken, diğer şarkılar erkeksi-romantik yanımızı gösteriyor. Danstan çok vokal ağırlıklı şarkılar, bence böylece insanlar bizim işimizdeki çeşitlilikle eğlenebilecekler.
――Önereceğiniz favori şarkınız?
Kiseop: Albümün ana şarkısı A Shared Dream. Balladları gerçekten seviyorum ve bu şarkı da dansla birlikte size rahatlatıcı hisler veriyor.
Hoon: Hatta klip için Kevin suyun içine bile dalmıştı.
Kevin: Bu sahne gerçekten zordu! Nerdeyse her gün saat 3’ten sabah kadar suyun altındaydım.
Eli: Show Me Your Smile’ı öneririm. Çünkü çok neşeli ve canlı bir şarkı, dinleyen insanlar yaşadıklarını hissedecekler. Bu şarkıyı en kısa zamanda konserde söylemek istiyorum.
―― Bazı Korece şarkıların Japonca versiyonlarını da yaptınız. Japonca halleri de iyi mi? Japonca versiyonlarında daha iyi olan yönleri var mı?
Soohyun: Korece şarkılar çok güçlü ve agresif, fakat Japonca da güzel gidiyor. Japonca’nın güçlü bir telaffuzu var her bir kelimenin bir sürü aksanı var, melodiler ritimlere uyuyor. Korece söylemek daha kolay olsa bile Japonca’da anlamın adam akıllı anlaşılması için şarkılarımıza duygularımızı da koyuyoruz. Kısacası, Japon fanlarımızın bu Japonca versiyonları dinlemesini istiyorum.
Kiseop: Bu sefer sadece güçlü ritmler duyulmasını istemiyorum, albümdeki balladlar da UKISS’in yumuşak ve kibar yanını gösteriyor.
――Bu arada, her birinizin kişisel gücü güçlü olmak mı? Ya da arkadaş canlısı olmak?
Hoon: Biz bu ikisine de sahibiz fakat… her neyse, herkes samimi mi?
Soohyun: Tüm üyeler birbirleriyle gerçekten haşır neşir. Bizim birbirimize karşı tavırlarımız oldukça iyi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













