25 Mayıs 2017 Perşembe

Shirin ve Hislerim


      Pek çok kişide böyledir herhalde, bir şarkıyı ne vakit sık dinlemişsek sonraki dinleyişlerimizde o zamanki hislerimize kapılırız.





      Benim bu şarkıyı keşfedişim de protez stajının başladığı vakitlere denk geliyor işte. Yorucu bir klinik günü bitmiş. Zar zor okuldan çıkabilmişim. Hava soğuk, gri bir Ankara günü sona eriyor ağır ağır. Ellerim ceplerimde bu şarkıyı dinliyorum eve yürürken. Bir yandan seviyorum bu yolu, düşünüyorum aynı zamanda. Kafamda binbir türlü soru, acaba işlerim yolunda gidecek mi? Hoca onay verecek mi? Kesimi yetiştirebilecek miyim, hangi hastayı ne zaman çağırsam? Çıkamıyorum içinden, protez de gün gibi üstüme batıyor sanki. Karanlık diye çöküveriyor gözlerime. Günüm güzel geçmiş, işlerim rast gitmişse kafam biraz daha rahat, etrafımı izliyorum. Zaman zaman insanlara bakıyorum yanımdan geçen. Hep merak etmişimdir nasıl hayatları var diye insanların. Tahminlerde bulunuyorum, kesin işten çıkmış şu amca. Evde belki 1 tane çocuk, diğerleri büyüktür çoktan ayrılmışlardır evden, ya üniversite ya evlilik ya askerlik... Yolumun üzerinde bir ilkokul, kimi çocukların elinden annesi-babası tutmuş eve götürüyor. Kimi hala bekliyor, kimi çoktan yolun karşısına geçmiş, belli ki eve kendisi gidecek. Kendi ilkokul yolumu hatırlıyorum, gerçekten çok güzeldi. Ben de zaman zaman okula servisle gidip gelmeyi ya da babamın beni bırakmasını ve çıkışta kapıda beklemesini isterdim ama evimiz okula yakındı. Oldukça yakındı hem de. Babam beni okuldan ya iki ya üç kez almıştır 9 yıllık eğitim hayatım boyunca, o da yağmur yağdı diye. Arada sırada heves etsem de öbür türlüsüne, severdim okula yürümeyi. Sağlı sollu ağaçlıklı, güvenli bir yoldu. Sabahları da öğle vakitleri de benle birlikte bir sürü çocuk olurdu gidip gelirken. Hala seçimlerde orada oy kullanırız ailece. Boydan boya 8.caddeyi katetmeye devam ediyorum. Modernite beni de vurmuş, her şeyin ikinci kalite olanlarının da satıldığı bir markete giriyorum. Sebep yok, bir uğrayayım düşüncesi var biraz. Çalışanlardan biri çok ilgimi çekiyor her seferinde. Yaşı biraz var abinin ama mutsuz olduğu o kadar belli ki. Diğer çalışanlar gibi değil, daha bir mutsuz. Sanki böyle "ben burda olmayı haketmiyorum" der gibi. "Çok daha iyi yerlerde olmalıydım, burası ne ki" der gibi. Her an bir sigara yakıp kaçırdığı fırsatları anlatmaya başlayacakmış gibi. Bu abiyle alakalı bir öykü yazmayı hayal ediyorum. Yazmayı hayal edebiliyorum sadece, öyküyü hayal edemiyorum. Fazla da üstünde duramıyorum. Bir caprisun -hani şu küçükken içtiklerimizden- alıyorum, evde kızlarla yeriz diye de birkaç abur cubur, çıkıyorum. İlerledikçe tıp fakültesinden çıkmış insanlar düşüyor yoluma ellerinde önlüklerle. Yine dalıyorum, internler mi yoksa stajyerler mi? Ben tıp fakültesinde olsaydım nasıl olurdu, kotarabilir miydim acaba? Her neyse diyorum, nasıl olsa tıp fakültesinde değilsin. Olman gereken yerde olman gerekiyormuş demek ki. Çünkü "Olmuş olan olacak olanların en hayırlısıdır." Yavaş yavaş yolum bitiyor. Eve iyice yaklaşıyorum. Akşam olmuş çoktan. Yol bitiyor ama ne düşüncelerim ne de protez stajı bitmiyor. Evet yaklaşık 6 aydır 1 aylık stajı bitirme çabasındayım ama inatla bitmiyor. İnşallah bitince de ne dinlediğimi ve neler hissettiğimi anlattığım bir yazı yazmak nasip olur.








5 Mart 2017 Pazar

GEÇ GELEN ŞÖHRET - ARTHUR SCHNITZLER

             Oldukça zor bir soyadını yazdıktan sonra yazıma başlıyorum. Kitabımız Aylak Adam yayınlarından. Almanca aslından çeviren ise Bilgin Ölek.




                                                        Arthur Schnitzler



             Adı üstünde geç gelen bir şöhretten bahsediyor kitap. Şimdilerde kendi halinde yaşayan, bizimkilerin okey oynadıkları kahvehanelere denk geldiğini tahmin ettiğim kahvehanelerde-birahanelerde kendisi gibi üç beş arkadaşıyla takılan eski bir şair Bay Saxberger. Daha doğrusu herhalde şair diyemeyiz, zamanında bir şiir kitabı yazmış fakat sonrasında el ayak çekmiş edebiyat aleminden. Memuriyete dalmış, şiirsiz bir halde hayatını idame ettirmekteyken bir gün Meier isminde genç bir adam Saxberger'in yanına geliyor ve kendisine 30 yıl önce yazmış olduğu kitabı Gezintiler'i okuduğundan, kitaptan çok etkilendiğinden bahsediyor. Tabi yaşlı şairimiz şaşkın. Üstelik bay Meier yalnızca kendisinin değil bir grup edebiyatla ilgilenen arkadaşının Gezintiler'e bayıldığından söz ediyor. Saxberger uyandırdığı ilginin getirdiği çekicilikle birlikte bu gençlerle vakit geçirmeye başlıyor. Ve hikaye bu şekilde ilerliyor.


            Kitabı aldığımda insan psikolojiisine dair bir şeyler anlattığını okumuştum arkasından. Nitekim bir şeyler yayınlayıp yani ki insanlara bir şeyler sunup sonrasında bunları kendisi bile unutan adamın bir anda karşılaştığı ilgi ve bu psikolojiyle olaylara verdiği tepkileri okuyoruz. Bulunduğu grupta ilkin oldukça hürmet gören Saxberger'den bir şey rica ediyor bu minik edebiyat grubu "Coşkunluk", düzenleyecekleri şiir gecesinde okuması için bir şiir yazmasını. Saxberger, yıllar yıllar önce ilham aldığı, düşündüğü ve şiirine yolları açtığı mekanları dolaşıyor; oturuyor saatlerce kafa patlatıyor fakat hayır, gençlere gösterebileceği bir şiir yazamıyor. Sonrasında bunu onlara dürüstçe şiir yazamadım diye açıklamak yerine tembellik ettiğini ve vaktinde şiiri bitiremediğini söylüyor. Belki bu yüzden, yani, kendilerini oldukça farklı bulan ve edebiyatta önemli yere sahip olduklarını düşünen bu grubu bir nevi küçümsemek ve önemsememek manasına gelen "tembellik" detayı yüzünden, belki de "Saxberger'in yeni şiiri"nin gecede yaratacağı  ilgiyi kaçırdıkları için bu açıklama sonrasında Saxberger'e karşı tavırlar değişiyor. Bu arada şunu da söylemek istiyorum, okurken çok dikkatimi çekmişti ve gülmüştüm. Coşkunluk grubunun da her edebiyat cemaati gibi sürekli takıldığı bir mekan var elbette. Saxberger yeni yeni onlarla takılmaya başladığı sırada yan masadakilerden için "yeteneksizler" şeklinde konuşulduğunu duyuyor ve neden onlara yeteneksizler dediklerini soruyor. Onlar da kendi masaları dışındaki masalarda oturanlara "yeteneksizler" dediklerini söylüyorlar. Çok tanıdık! Öyle bir edebiyat masasında hiç oturma fırsatım olmadı fakat bizde de vardır diye düşünüyorum. Ve bu aslında grubun dağılışına da bir işaret, kitap bitince anlıyoruz.


             Aslında ben olsam ne yapardım sorusunu sıklıkla soruyorsunuz kitapta. Ve ister istemez Saxberger'in samimiyetini sorguluyorsunuz. Niçin o gençlerle takılıyor, konuşulan konulardan hoşnut olduğu için mi, kendisine gösterilen saygıdan mı yoksa sadece içlerinde mutlu olduğu için mi? (Bu esnada sevgili ev arkadaşım G. bana çay getirdi, kendisine buradan sevgiler yolluyorum) Bence ikincisi çünkü kendisi şiir yazamadığında çözüm olarak Gezintiler'den uygun birkaç şiirin okunmasına karar veriyorlar. Fakat tam o gün şiirleri okuyacak olan tiyatro oyuncusu kadın hastalanıyor ve geceye katılamama ihtimali konuşuluyor. Saxberger'in etekleri tutuşuyor tam manasıyla, korkuyor şiirleri okunamayacak diye. Buradan da anlıyoruz ki kendisi için önemli olan aslında gördüğü hürmet bile değil belki de, küçük çaplı şöhretinin artması.


              Tiyatro oyuncusu kadın diye bahsettiğimiz şahıs ise geçkince bir tiyatro oyuncusu, grubun hafiften işveli cilveli kadın elemanı gibi sanki. Saxberger bence bu kadının gösterdiği ilgiyle de sınanıyor. Doğrusu gösterdiği tepkinin doğruluğu yanlışlığı üzerinden bir sınanma diyemeyiz buna. Sadece yıllardır yalnız yaşayan bir erkek olarak bu kadının ilgisi de onu şaşırtıyor ve ayakları yere sağlam basan bir tepki veremiyor kadına. Bir anda edebi alanda kendisine gösterilen ilgi, gençler tarafından "üstat" yerine konmak, kazandığı-kazanabileceği şöhret ve bir kadının sevgi dolu bakışları. Hepsi beklenmedik şekilde bir araya geliyor Bay Saxberger için.


             Okurken küçük küçük notlar da alıyorum, kendi adıma o esnada sorguladığım şeylerden birisi de Coşkunluk grubundan gördüğü ilgiyi eski kahvehanesindeki arkadaşlarından göremeyen Saxberger'in kendi kendine "Onlardan farklı olduğumu anlamalarını sağlamış mıydım ki?" şeklindeki düşüncesiydi. Artık herkes kendisinin çok farklı olduğunu anlatmaya çalışıyor sanki. Hepimiz, kendimi de katabilirim buna.Ya da genelleme yapmak doğru olmayabilir bilemiyorum. Yine de belki dinlediği şarkılarla, belki okuduğu kitaplarla, dış görünüşüyle, izlediği filmlerle bir şeyler ispat etme çabası popüler olmaya başladı. Ki bu bile bu tavrın artık "sıradanlaştığını" gösteriyor. Halbuki her birimiz kalplerimizle bambaşka birer alemiz. Bunu niçin ispata kalkışıyoruz? Herkesin bizi bilmesine ne gerek var? Herkesten farklı olsak ne yazar ya da. İçimizdeki şöhret tutkusundan ileri geliyor olsa gerek bu hisler.



           Dikkatimi çeken bir husus da Saxberger'in Coşkunluk grubuyla takılmaya başladıktan sonra kendinden yeniden umutlanmaya başlamasıydı. Burda şunu düşündüm, Saxberger sanki birileri okusun, ona ilgi göstersin diye yazıyor-yazmak istiyordu. Çünkü edebi manada körelmesini -kendisinden beklenilen şiiri yazamayışı- de şu kahvehanedeki eski ihtiyar arkadaşlarına ve onların yetersiz edebi zevklerine bağlıyordu. Onlarla birlikte takıla takıla sanki uzaklaşmıştı edebiyattan, böyle düşünüyordu. Yazmak illa birileri duysun, okusun, beğensin diye mi? Bence değil, olmamalı. Tamamen içten gelen bir şey olmalı ki yine kalplere ulaşsın. Bu beklentiye girilerek yazıldığında ve beklentiler karşılanmadığında uzaklaşma psikolojisine girdi belki de Saxberger ve ben burada yine onun dürüstlüğünü daha doğrusu samimiyetini sorguluyorum.

           Kitaba geri dönecek olursak, Coşkunluk üyeleri zaten pamuk ipliğiyle bağlıymış birbirlerine ki düzenledikleri şiir gecesi sonrasında tepkiler bekledikleri gibi gelmeyince puf diye dağılıveriyorlar. Saxberger de kendi sessiz sakin hayatına geri dönüyor, belki de huzuruna tekrar kavuşuyor. Sonuç olarak bence geç gelen bu küçük şöhreti kaldıramıyor.
     
           
          Kitapta kendimle en çok özdeşleştirdiğim kişi de Winder'di. Kitaplarda kendimle birilerini benzetmek hep yaptığım bir şey sanırım. Winder'in o saygı dolu hali ve belki de vasıfsız oluşu kendimi ona yakın hissettirdi.
                         
                               



                     Bir başka kitap yazısında daha görüşmek üzere. Hepimize iyi okumalar! :')




       

       

17 Ekim 2016 Pazartesi

             
          İÇİMDEN GELDİ

          Ne yazacağımı bilmeden başlıyorum yazıma. Ama bu size özensizce yazılmış imajı vermesin yazımla ilgili. Daha doğrusu veriyor olabilir, siz almayın. Çünkü zaten kafamda üçmilyoryediyüzellimilyormilyar kadar düşünüp konuşuyorum, yazdığımda nasıl olur siz hesap edin. Her neyse. Konum biraz da bu aslında. Yazmak ama nasıl yazmak? Tamamen içinden geldiğince mi yoksa demlene demlene mi yazmak.. Aslında bu ikisi birbirinin zıttı olan "yazmak" lar değil. İçimden geldiğince, demlene demlene de yazabilirim nihayetinde. Bu hususu genele vurursak her zaman içinden geldiği gibi davranmak mı yoksa kendini tutmak mı? Tabi bir yere kadar genele vurabiliriz. Kişiler bazında yani ikili ilişkilerde her zaman içinden geldiği gibi davranmak taraftarıyım fakat toplumsal hayatta bu pek de mümkün olmuyor. Mesela dinlediğim birçok şarkıda oynayasım geliyor ama yolda bunu yapamam. Bir de filmlerde hani öyle insanlar vardır ya. Yolda giderken oynayarak giderler, efendime söyleyeyim şarkılar söylerler, çöp kutularını devirirler, teyzelerden makas alırlar.. Hep de çok mutlularmış gibi gelir bize. Bilerek ya da bilmeyerek öyle zannettirilir izleyenlere. Belki de gerçekten mutlulardır, bilemiyorum. Yine de bu durum arada bir aklıma takılıyor. Wonest tamamen kafasına göre takılsın, yollarda koştursun mu yoksa zihninde mi yaşasın bunları? Belli ki filmlerin etkisinde kalmışım arkadaşlar.


                  Size bugün keşfettiğim bir şarkıyla veda etmek istiyorum. Çok sevdim.








25 Eylül 2016 Pazar

   

              BENİM GÖZÜMDEN

              Milletimizin atlattığı kocaman bir badireden bahsetmek istiyorum kendimce. 15 Temmuz'dan.



       16 Temmuz'da çok sevgili ablamın nişanı olacaktı ve bu sebeple evimizde normal nüfusumuza ek olarak baya bir kişi daha vardı. Ablam ve nişanlısı da İstanbul'dan yola çıkmışlardı saat 22:00'da ama çok ilerleyememişlerdi tabiki. Hatta bu darbe fikrini ilk o söylemişti bize. Otobüs durumdan ötürü durmak zorunda kalmış bir yerlerde, e haliyle içerde bir sürü insan haber alıyorlar birilerinden. Teyzenin biri de tutmuş askeri darbe oluyor demiş. Ablam da bize telefonda, teyzenin biri böyle böyle diyor diye söylemişti ve gülmüştük... Meğer ağlanacak halimize gülmüşüz. Olayların seyri malum zaten, hanelerden yükselen kocaman şok dalgalarıyla televizyondan olayları takip ettik. Başbakan'ın açıklaması, sonra TRT'den yayınlanan kıytırık darbe bildirisi.. Bildiri okununca bitti diye düşünmüştüm niyeyse. Hep filmlerde, dizilerde izlediğimiz sahneyi yaşıyorduk. Sokağa çıkmak yasaklanmıştı! Şaşkındık, belki de ben şaşkındım en çok. Hayal ettiğimde çok korkunç gelmişti bu durum. O sıradaydı sanırım, bu sefer de Cumhurbaşkanı telefonla bir kanala bağlanmış ve herkesi meydanlara çağırmıştı. Önce şu detayı vereyim, evimizin çok yakınında belediyeden ilanların verildiği bir hoparlör var. Sık sık cenaze ilanları da verilir, çok iyi bir hatırlatıcıdır yani bizim için. Cumhurbaşkanının çağrısından sonra her zamanki gibi hoparlörün açıldığına dair gelen o hışırtı sesi geldi ve yine aynı ses "İlan" diye söze başladı. O anki heyecanımı ve korkumu anlatamam. Zaten bildiri okunurken hissettiğim şeylerin üstüne bu gelince, herhalde sokağa çıkma yasağını bir de buradan duyuracaklar diye düşündüm. Gözlerim doldu. İlanın gerisinin gelmesinden önceki birkaç saniyede o kadar çok şey doluştu ki aklıma. Sabaha nasıl çıkacağız sorusunu sordum kendime, ertesi gün nasıl olacak? Şükür ki o birkaç saniye zamanın göreceliliğiyle benim için yavaş geçse de ilanı duyuran kişinin sesi tekrar duyuldu ve cumhurbaşkanının çağrısı bir de buradan yinelendi. Toparlanıp meydana gittik iki arabayla. Meydanın yarısı çoktan dolmuştu. Evet küçük bir Anadolu şehriydi bizimki ama çok şükür insanlar bu duruma duyarsız kalmamışlardı. Bir yandan ablamlardan haber almaya, bir yandan meydandaki ekrandan olayları takip etmeye çalıştık. Yine kırılma noktalarından biri verilen selalar oldu o gece. Bizim oradaki meydanın hemen karşısında bir cami var. Hepimizin yüzü ekrana dönükken bir anda sela verilmeye başlandı ve hepimiz, herkes yüzünü camiye döndü. Gözlerimiz dolu dolu, tüm meydan selayı dinledik. O sela okunurken hepimizin kalbi birdi. Böyle bir duyguyu ilk o zaman yaşadım sanırım. Tüylerim diken diken olmuştu. Çok çok güzeldi. Aynı anda hem korkuyu hem hüznü hem mutluluğu yaşadım. Çok şükür ki hala bizi bir arada tutan şeyler vardı...


        Sabahı meydanda bitirdik. Eve döndüğümüzde olaylar, yaşananlar yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Ankara'da, İstanbul'da birçok insanımız şehit oldu. Allah onlardan razı olsun, yakınlarına sabır versin. Yine de onlar çok güzel insanlardı ki çok güzel bir mertebeye eriştiler. Ne mutlu eşlerine, çocuklarına.. Ve Ömer Halisdemir isimli kahramanla tanışmış olduk. Tanıdığım bir şair, böyle bir insanın kalmış olabileceğine inanmazdım demiş bir paylaşımında. Ben de kesinlikle böyle düşünüyorum. Bilemezdim, hiç tahmin edemezdim böyle bir yiğidin olabileceğini aramızda. Allah ondan bin kere razı olsun. Bu ülkede nice nice Ömer'ler yetişir inşallah. Ve en çok da nasıl bir millet olduğumuzu anlamış oldum. Tanımıyormuşum meğer bizi.


         Belki yaşanılanlar ileride çok çok farklı şekillerde ortaya çıkacak ama tankların önüne atlayan, kurşunlara karşı alnı dimdik duran, o köprüyü kimselere yar etmeyen insanları asla unutmayacağım ve eminim ki bir tek ben değil kimse unutmayacak. Milletimiz koskocaman bir destan yazdı o gece. Gerçek manada bir destan. Ve Korkmadı!  Ve asla korkmayacağını da bütün dünyaya göstermiş oldu. Allah bizim birliğimizi bozmasın ve böyle günleri tekrar yaşatmasın. Ülkemize, milletimize, birbirimize sıkı sıkı sarılmayı nasip etsin. Bize bunları yaşatanların da yüzlerini güldürmesin.


     







                        Belki merak edersiniz, ablamlar normal şartlarda cumartesi sabahı eve ulaşacakları evimize çok şükür sağ salim cumartesi akşamüstü ulaşabildiler. Nişanı da ertesi gün yaptık tabiki. :)




20 Eylül 2016 Salı

ROKA

Bugün kendisinden roka aldığım pazarcı abi bana her şey gönlünce olsun dedi. Çok basit değil mi? Belki sadece 1 dakika filan konuşmuşuzdur. Roka var mı diye sordum, var dedi. Bir tane alayım dedim, iki olsun dedi filan. Sonra ben de bitiremem ama neyse dedim, pazarda hayır demeyi yavaş yavaş öğreneceğim inşallah. Sonra o da bitiremezsen getir ben ekmek arası yapar yerim dedi, güldük. Tamam dedim. O da her şey gönlünce olsun dedi işte. Bu kadar. Komik gelebilir ama daha önce hiçbir pazarcı bana böyle bir şey söylememişti. Ve ben çok mutlu oldum. Sanki gittikçe kaybediyoruz güzel şeyleri. Çok çok çok basit bir şey değil mi bir insana her şey gönlünce olsun demek? Yine de kalplerimiz katılaşmaya başladıkça birisinin gönlünce olan şey bizim gönlümüze değer de bizim istediklerimizi engeller diye mi düşünüyoruz? Bilemiyorum. Velhasıl, rokaları ve pazarcıları sevelim. Bir de birbirimize iyi dileklerde bulunmaktan korkmasak daha güzel olacak sanırım, kendime de bunu telkin ediyorum. Sanmayın ki iyi dilek küpüyüm arkadaşlar, değilim malesef. "Velhasıl"dan sonra konu bitirilirdi ama ben bitiremedim. Neyse. Buraya bir de Tom Odell şarkısı bırakıyorum, içinde Kevin Spacey de var. Bence bakın.


Görüşmek üzere.






24 Eylül 2015 Perşembe

TUCO VE SEVGİLİ SARIŞIN

Merhabalar, yine ben.


Bayramınız mübarek olsuuuun!


Konumuza gelirsek, izlediğim en güzel filmlerden birini anlatmaya çalışacağım sizlere. Anlatmaktan ziyade şöyle bir güzelleme yapacağım izninizle, çok sevdim çünkü. <3


Filmimiz 1966 yapımı, Sergio Leone'den The Good, The Bad and The Ugly. Eşittir efsane yani. Eşittir bomba, muhteşem, harika!



Haliyle İyi, Kötü ve Çirkin olmak üzere üç tane güzel mi güzel karakterimiz var. Evet biri Kötü, biri de Çirkin ama arkadaşlar, ikisi de çok güzel inanın. İyi'mizi saymıyorum bile. Bir takım sebeplerden ötürü yolları sıklıkla kesişen üç karakterin hikayesini izliyoruz filmde. Daha fazla anlatmayayım, hiç beklemeden izleyin derim. Bana güvenmiyorsanız da IMDB puanı 8,9. Açıkçası filmler konusunda benim de güvendiğim tek şey IMDB puanı diyebilirim. Festivalmiş falan filan, büyük ölçüde yanlı oluyor malesef. Öyleyse ne konuşuyorsun, gider listeden puanına bakar izleriz, derseniz haklı sayılabilirsiniz. Ama ben şahsen sadece bunu da ölçüt almıyorum hani. Oyuncuymuş, yönetmenmiş önemli tabi. Hele bir de bildiğiniz birileri yapıyorsa müziklerini oooh tadından yenmez. Bu arada hep duyduğumuz şu meşhur kovboy filmlerini hatırlatıcı müzik var ya, o müzik de bu filmden işte. Gerçekten gelmiş geçmiş en güzel film müziği diyebiliriz bence buna. Buyrun tıklayınız, neymiş o derseniz.


Başlığımıza gelirsek, efendim Çirkin beyimizin ismi Tuco. İyi'mizin ismi de yoook hehhe. Evet, aslında bu The Good, The Bad and The Ugly filmi Dollars Trilogy üçlemesinin son filmi. İlk film A Fistful of Dollars, ikincisi For a Few Dollars More ve sonuncusu da filmimiz. Yalnız dertleri güçleri de dolar, Allah akıl fikir versin. Neyse. Ve bu üç filmde de Clint Eastwood bulunuyor ancak beyefendinin ismini hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Sarışın-Joe-Marco olarak geçiyor, lakaplar tabi bunlar. Ben bu iki şapşiriği yani Tuco ve Sarışın'ı -bence çok şapşiriklerdi- çooook sevdim. 



Bakın yaa. <3




Allah aşkına Tuco! <3



Tabi Kötü'nün de hakkını vermem lazım, o olmasa eksik kalırdı her şey. Sevgili Angel Eyes'ımız.


Lee Van Cleef as The Angel Eyes/ The Bad





Ya Lee Van Cleef bey bir Türk'e benziyor ama çıkaramadım. Yeşilçam'da oynasa çok yakışırmış. Ama Spaghetti Western'e daha çok yakışmış tabi, hehehe. 


Tabiki bu filmdeki Clint Eastwood havasını es geçmek imkansız. Bence bu adam gerçekten çok iyi. Efsane. Bir de şu pançosu tam pazarlarda "Sarışın pançosu geldi" yazıp satılmalık değil mi ya?



Clint Eastwood as Blondie / The Good





Eli Wallach as Tuco/ The Ugly





Velhasıl, ben bu filmi nasıl sevdim nasıl sevdim. Pamuklara sarmalayıp sarasım var. Öyle güzel. Bence hiç kaçırmayın, biliyorum, pazar günleri TRT'den kovboy filmleri izleyen babanız hasebiyle aşinasınız vahşi batıya. :')












19 Eylül 2015 Cumartesi

BURDA BİR BLOG VAR

Merhabalar. Evet, burda bir blog hala var. Gelmesek de görmesek de hala var. Pek çok şey değişmiş olsa da hala var.


İkna oldunuz mu var olduğuna? Öyleyse devam ediyorum.


Zaman geçti, çok zaman hem de. Aslında şimdilerde bir şeyleri daha fazla yazma ihtiyacı hissediyorum ama buraya uyar mı bilemiyorum. Her neyse, yazıyorum işte, fazla da kasmaya gerek yok.


En son yazdığımda ikinci kez ÖSS'ye hazırlanıyordum. Geçti arkadaşlar, geçmez sanılan da yolunu bilip geçip gidiyor işte. Üniversitede üçüncü yılım şimdi. Diş hekimliği ile ilgili sorularınız olursa açığım, buyrun sorun.


Blog içeriği şu an pek ilgimi çekmiyor sanırım, baya uzaklaştım bu konulardan. Bilhassa da ÖSS senemde gayet haklı ve yerinde olarak verdiğim bu "kore" muhabbetlerinden uzaklaşma kararım etkili oldu sanırım bunda. Tabi yıllardır eskimemiş kpop şarkıları dinliyorum hala, sevdiğim oyuncuların dizilerine de göz atmıyorum diyemem. Eski gençlik heyecanları, hevesleri kalmadı sadece, hehe.


Yaş geçiyor valla.


Aslında ben buraya, birkaç film izlemiştim, onlardan bahsedeyim diye geldim. İlki PK.
         
PK, başrollerinde Aamir Khan ve Anushka Sharma'nın olduğu 2014 yapımı bir Bollywood filmi. PK kardeşimiz, Dünyanın halini ahvalini araştırmak amacıyla uzay aracıyla Hindistan'a iniş yapmış bir uzaylı dostumuz. İner inmez de dünyanın halini anlayabilir aslında, geri dönüşü için uzay aracını çağırmakta kullanacağı casıltılı pırıltılı kolyesi çalınıyor. Ve PK'in Dünya macerası da zorluklar içinde başlamış oluyor.


Film genel olarak Dünyadaki türlü saçma inancı sorguluyor, sorgulamaktan ziyade sorgulatıyor hatta. Bi dönüp baksınlar millet ne yaptıklarına diye. Bilhassa Hindistan'daki akıl sır ermez ironik durumlara eğiliyor. Bilmiyorum düşünmüşler midir tabi. Umarım düşünmüşlerdir. Yoksa para verip de aldıkları küçücük heykellerden bir şeyler dilenmek, inandıklarıyla aralarına bir takım aracılar koyup kendilerine verilecekleri bu aracılar sayesinde almayı ummak ve tüm bunlara devam etmek pek mantıklı durmuyor. Yani düşününce ne bileyim. Biraz akıl.



İzlediğim diğer film de yine bir Bollywood filmi olan Queen. Filmimizin başrolü de, bi bakayım, Kangana Ranaut hanım imiş. Kendisini daha önce hiç izlememiştim. Yalnız bu hanımı fena halde, Hepsi grubu vardı bir zamanlar, ordaki Eren'e benzettim.


Filmde ideal bir Hintli kızımız olan Rani, düğün arefesinde -kınasını bile yapıyor hatta- nişanlısı tarafından terk ediliyor. Depresyon alıp başını gidiyor tabi. Sonra aklına bir fikir geliyor ve balayına tek başına gitmeye karar verip Paris'e doğru yola çıkıyor. Ve olaylar gelişiyor, Rani bambaşka bir dünyaya adım atıyor. Hostellerde hiç tanımadığı erkeklerle birlikte kalıyor, hiç tanımadığı yerlerde çok sevdiği Hint yemeklerini yapıyor ve satıyor vb.


Tipik bir; geleneksel hayattan kurtulma, bi açılma saçılma, sınırları genişletme, bi dağıtma, bi mutluluğu keşfetme (!) filmi gibiydi bence. Eğlendim mi, bilemiyorum. Kötü değildi evet ama ben anlayamıyorum bazı şeyleri sanırım. Yani bunlar cidden gerçek mutluluklar mı? Nasıl olduğunu tahmin edebileceğiniz kulüplerde, bilmem muhtelif mekanlarda hep birlikte içip sarhoş olarak, dans edip oynayarak ne kadar süre mutlu kalınıyor? Merak ediyorum ama cevabından da eminim aslında. Mutluluk sonsuza dek sürmez evet, hiçbir şekilde sürmez. ama bu tür şeylerin verdiği haz çok daha kısa süreli bence. Kötü alışkanlık resmen.  


Evet, bu arada bir de dev -hehehhhe- gibi bir anime izledim, Shingeki no Kyojin. Hakkında çok şey söylememe gerek yok bence. Biliyorum hep duyuyordunuz ismini. İşte yine duydunuz, bu sefer duymakla kalmayın ve başlayın. Pişman olmayacaksınız.




Hoşçakalın, görüşmek üzere.